2 Nisan 2013 Salı

Genetik Şifre (Genetik Kod) Nedir

mRNA lifi üzerindeki pürin ve pirimidin bazlarinin, ilk defa nükleüse aid DNA’dan kopya olunan biIginin tayin ettiÄŸi sırası, pro­teinlerin sentezinde, amino asidlerin siralan­masına (yani primer yapıya) ait emirleri ve­rir.  mRNA Uzerinde taÅŸinan bu bilgi, tek bir nükleotid üzerinde deÄŸil, fakat onun yerine 3 nükleotid’den yapih bir dizi üzerinde otu­rur. Bu nedenle “genetik—şifre denen yapı> biribiri lie kesiÅŸmeyen bir üçüz bazdan olu­şur. mRNA içinde biribirinden farkli, yani içinde adenin, guanin, sitozin veya Urasil taÅŸiyan, 4 nükleotid varoldugu göz önüne alınınca, bir amino asid’i sifrelemek icin eger bunlann birbiri ile kesismeyen herhangi 3 tanesinden yapih bir dizi gerekiyorsa, 64 (43) kombinasyonun meydana gelebilmesi olanagi vardir. 64 uciiz (triplet) ‘den 61′nin, gercekten, proteinlerin sentezinde gereken amino asidi sifreledikleri tespit olunmustur. Bunun bir sonucu olarak, belli bir amino asid icin bir’den daha fazia sifre kelimesi ve-ya kodon bulunabilir. Buna sifrenin «dejenere olmasi» denir. 64 «ucuz»’ un 3′ii herhangi bir amino asidi sifrelemez. Bunlar, onun yerine, bir polipeptid zincirini o noktada sonlandinci bir isaret (sinyal) o-larak (eskiden bunlara aniamsiz ticuz’ler de-nirdi) fonksiyon yaparlar. Bu fonksiyonun bir sonucu olarak, bu ucuzlere simdi zincir-sonlandinci üçüzler denir.


Nirenberg ve Matthaei (1961), sadece uridin poliniikleotid (poliuridilik asid)’den olusmus bir sentetik polinukleotid’in sadece icinde fenilalanin buiunan bir polipeptid’den ibaret bir biyolojik sistem icinde sentez icin bir kalip olarak hizmet edebilecegini bulduklan zaman, sifrenin dogasi hakkmda bilgi kesfeden ilk arastmcilar oldular. Amino asid sifresi’nin dogasi uzerindeki bu deneysel in-celemeler, ribozomlar (Escherichia Coli adii bakteriden hazirlanmis)’i yukanda anilan po­liuridilik asid (poll U) gibi belli bir sentetik trinukleotid ile birlestirmek sureti ile yapil-misti. Bu. bir in vivo sistemde meydana gel-digi gibi mRNA (yukandaki deneyde Poli U)’mn ribozomlara baglanmasini stimule eder. Kendisine sentetik kalip baglanmis bu-lunan ribozomlardan hazirlanmis preparat-lara, herbirisi, C14 ile isaretlenmis kendi spe-sifik amino asidini tasiyan transfer RNA (tRNA) molekulleri (bunlar da E. Co/fden hazirlanmisti) ekienmisti. Bu deneyin sonucu, bir poli U preparatinm sadece fenilalanin bagladigim ve bu nedenie tamamen fenilala-ninden olusmus bir polipeptid (polifenilala-nin) sentezini yonetmeye hizmet ettigini gos-terecek nitelikte idi. Fenilalanin’e aid bir kodon’un UUU, .yani 3 uridin nukleotidi’ nden ibaret bir dizi oldugu sonucuna vanlmisti.


Buna benzer deneylerde, GUU seklinde icinde guanin veya iirasil tasiyan sentetik trinukleotid   preparatlan, icinde tamamen valin tasiyan polipeptidlerin sentezini yonet-tiler. Daha sonraki incelemelerde UGU’nun sisteini ve UUG’nin losin’i sifreledikleri tes pit olunmustu.


Bir ucuz sifrenin ilk 2 nukleotidi ucuncu nukleotid’den daha spesifiktir. Bu nedenle AUU, AUA ve AUC’nin hepsi izolosin’i sifrelerler ve poli AC preparatlan prolin, treonin veya histidinin alinip tutulmasmi sag-larlar. Bu, bir üçüz sifrenin 3 nukleotidinden 2′sinin bilginin en buyuk kismim tasidigim gosterir. Bu, sadece ucuncu nukleotid ba-zinda bir degisiklik husule getiren bir mutas-yonun, bir protein’in primer yapisini (amino asid dizisini) yoneten bir genetik mesajin, ha-la tarn dogru çevirisine izin verdiÄŸini de gös terir. Yukanda sozu edilen, bir iicuz sifrede-ki ucuncii bazm fleksibi olusu ve bundan ötürü illc 2 nukleotidin yaptigi etkinin aynim yapmayisi olayina «sendeleme – wobble» denir.


Ocuz sifrenin dogasmi aydinlatmak ama-cina yonelik incelemeler, ribonukleotidlenn «blok kopolimer»’leri denen maddeler kul lanilarak yapilmisti. Bunlar, tekrarlanan 2 veya 3 baz dizilerinden ibaret olan sentetik polinukleotidlerdir; ornegin AGAGAG ve ya AAGAAGAAG gibi. Bir polipeptid sen tez edici sistemde mRNA olarak kullanil digi zaman, AGAGAG kopolimeri biribiri ni izleyen arjinil ve glutamil artiklarnidan ibaret olan bir polipeptid’in sentezini yonetti. Bu sonuc, sentetik haberci (messenger)’ nin AGA (arjinin’e aid kodon) ve GAG (glutamik asid’e aid kodon) birbirini zileyen uciizleri olarak «okunmus” bulunduguna, yani AGA. GAG.AGA. GAG vb. delil ola rak yorumlanir. Tersine AAGAAGAAG sen tetik «messenger», icinde sadece glutamil veya arjinil veya lizil aruklanni tasiyan peptidlerin, yani poliglutamik asid, poliar jinin veya polilizin’inin sentezini yonet ti. Bu sonuc, habercinin biribirinden farkli baslangic noktalannda okunmus bulunmasi kabul olunarak izah olunur. ÖrneÄŸin, eger okuma AAG halinde (nokiasmda) baÅŸladı ise sadece 1 lizin inkorpore olmus bulunacak tir; eger onu izleyen bazda basladi ise, o za man ucuz dizi AGA.AGA v.b. olarak okun mus olacaktir, bu takdirde arjinin inkorpore olunacaktir; eger ucuncii niikleotid’de baÅŸ ladi ise ticuz dizi GAA.GAA v.b. olarak o kunabilecektir; bu, glutamik asidi sifreler. AAG kopolimeri ile ahnan bu sonuclar aÅŸa gida gosterilmistir.


Tekrarlanan AAA ucuzlerinden ibaret olan ve AAC ile sonlanan bir kopolimerin, zin cirin karboksil ucunda asparajin ile sonlanan;tekrarlanan lizil artiklanndan ibaret olan bir polipeptidi   sifreledigi tespit olunmustur. AAA’nin lizine aid bir kodon oldugu ve AAC nin asparajini sifreledigi bilindiginden mRNA mesajinm soldan saga dogru okundugu so nucuna vanlmistir. Yani amino asidlerin si ralamsinda N-terminal amino asid’e aid haberci sifrelerin kodonu solda ve C-terminal amino asid’e aid olanmki sag uctadir.


Hem kopolimerler ve hem de Nirenberg grupu tarafindan kullanilan trinukleotid tRHA baglayici sistemlerle yapilan daha bir cok incelemelerin bir sonucu olarak, bir peptidin icine inkorpore olunacak butun amino asidler’e aid RNA kodon atanmalan (genetik sifre), en azindan gecici bir sure i cin, simdi Tablo 5-1′de gosterildigi gibi ya pilmi^tir. 1)9 amino asid’in 6 kodonu 5′inin 4 kodonu ve 10′unun 2 kodonu vardir. UAA, UAG ve UGA, bir peptid zincirinin o nok tada bitmesi gerektigini gosteren zincir sonlandinci üçüzler’dirler.


Peptid zinciri sonlanışına aid kodonlara ek olarak, bir peptid zincirinin baÅŸlaması igin varligi gereken kodonlann da bulundugu aniasiliyor. E. Coli ekstraktian kullamlarak, bir metionin transfer RNA’a baglanmis bu lunan metioninin, formil verici (donor’u) olarak hizmet eden f^-tetra hidrofolat (f10 -FH4)’dan bir formil grup’unun N-formil metioninil-tRNA teskil etmek uzere meti onin uzerindeki amino grupuna transferini katalize eden bir enzimin yardimi ile kolayca formillenebilecegi tespit olunmustur. Baska amino asid-tRNA birlesikleri formillenme mislerdir. Bu gozlemin aniami, E. Coli tara findan sentez olunan butun proteinlerde N-terminal amino asid artigi olarak N-for milmetionin bulundugu gozlendigi zaman acikhk kazanmsiti. Protein zincirinin sentezi tamamlandiktan sonra, gozlenen spesifik protein’e bagimli olarak, metionin tiimu ile olmasa da, formil grup’u hidroliz yolu ile ortadan kaldinhr. Halen E.Coli’ye kisitli olan yukandaki bulgulara dayanilarak, bir peplid zincirinin baslamasmin N-formil me tionil RNA’mn ribozomlara baglanmasina bagimli oldugu telkin olunmustur. Ondan sonra diÄŸer amino asidler, mRNA kalıbı üzerin­deki kodon’ların amino asid taşıyan tRNA’ nm antikodonları ile iliÅŸkisine uygun olarak (göre) eklenirler. Söz konusu zincir, ondan sonra, yukarıda anılan zincir-sonlandırıcı kodonlardan birisi tarafından ulaÅŸtırılan me­sajla sonlanır.


BelirtildiÄŸi gibi , AUG, bir polipeptid zincirini baÅŸlatıcı bir iÅŸaret (zin­cir baÅŸlatıcı kodon) olarak hizmet edebilir; halbuki bazı diÄŸer üçüzler (UAA, UAG ve UGA), bir zincirin o noktada sonlanması gerektiÄŸini göstermeye yararlar. Bununla be­raber, bir zincir baÅŸlatıcı üçüz’ün, AUG’nin, bir zincir-sonlandırıcı kodonu doÄŸrudan doğ­ruya (direk olarak) izlememesi ilginçtir. O nun yerine, çevrilmeyen sistron’lar arasında (spesifik bir protein polipeptid zincirine aid mRNA ÅŸifreleme bölgeleri) üçüz dizileri bu­lunabilir. Bu «sistronlar arası (intersistronik) diziler», bir sistron’un bir zincir sonlandırıcı kodonu ile onu izleyen sistronun zincir baş­latıcı kodonu arasında bir polisistronik mRNA’nın gidiÅŸi boyunca tespit olunabilir­ler. Bunların fonksiyonu açıkça belli deÄŸildir.


Metionin’e aid kimliÄŸi tayin olunmuÅŸ tek kodon AUG’dir. Bu trinükleotid hem tRNA-metionini ve hem de tRNA-formil-metionini ribozomlara baÄŸlayacak ÅŸekilde hareket edecektir. Bunun sonucu olarak AUG sadece metionine aid bir kodon olarak deÄŸil fakat aynı zamanda zincir-baÅŸlatıcı (CI) bir kodon olarak ta adlandırılmıştır. Valini ÅŸifreleyen GUG trinükleotidi’nin hayvanlarda bir zincir-baş­latıcı kodon olarak ta fonksiyon gördüğü anlaşılıyor; E. Co/fde zincir baÅŸlatıcı olarak fonksiyon yapan N-formilmetionini ilgilen­diren mekanizmanın, hayvanlarda da iÅŸgörmekte olduÄŸunu gösterme çabalan baÅŸarılı olmamıştır. Hayvanlarda zincir baÅŸlatıcı kodon’un, amino asidleri taşımayan ve sade­ce ribozomların, mRNA molekülü’nün baş­langıcında bir araya gelmelerini saÄŸlamak için kullanılan özel tRNA tiplerini baÄŸlaya­bileceÄŸi de telkin olunmuÅŸtur.


Yeni teşekkül etmiş peptid zincirlerinin ribozomlardan salıverilişi, kısmen saflaştırıl


mış olan bir «salıverici faktör»’ün varlığına, aynı zamanda zincir sonlandırıcı kodon’a bağımlıdır. Salıverici faktör Capecchi (1967) tarafından keÅŸf olunmuÅŸtu. Caskey ve arka­daÅŸları (1968), baÅŸlatıcı ve sonlandırıcı kodon’ ların, biribiri arkasından, Nformil metionil-tRNA’inin ribozomlara baÄŸlanmasını ve «sa­lıverme faktörü» varolunca, aracı-ribozom’ dan serbest N-formilmetioninin salıveriliÅŸini stimüle ettiklerini göstermiÅŸlerdir.


Tek bir amino asid’in substitüsyonu (mo­leküldeki hidrojen atomu yerine baÅŸka atom veya atom gruplarının konması) yolu ile bir anormal protein molekülünün teÅŸekkülü, ilk defa, orak hücre (sickle cell)’de bulunan globin, normal yetiÅŸkin globini ile karşılaÅŸtırı­lınca varlığı anlaşılan anormalliÄŸin aydınlatıl­ması sırasında tanımlanmıştı. Åžimdi, basitçe bir amino asid yerine bir baÅŸka amino asidin konması yolu ile anormal bir proteinin te­şekkülüne neden olan bu tür birçok birbirin­den farklı genetik mutasyonlar tanımlanmış bulunmaktadır. Genetik ÅŸifre hakkında bu­gün bilinenler sayesinde bu mutasyonların en büyük kısmı, bir ÅŸifreleyici üçüz içinde yer alan sadece tek bir baz deÄŸiÅŸikliÄŸinin so­nucu olarak yorumlanabilir. Bunun sonucu olarak bir amino aside aid bir kodon bir baş­ka amino aside aid kodon haline deÄŸiÅŸir. Bu­na bir («missense mutant-yanlış anlamlı mu­tan») denir.


Terzaghi ve arkadaşları (1966). üçüz şifre kavramını destekliyen ve aynı zamanda amino asid sübstitusyonları aracılığı ile, baz sırasında husule gelen değişikliklerin, mutasyonların meydana gelmesi üzerine et­kileri hakkında daha da ileri bilgi veren aşa­ğıdaki aydınlatıcı deneyi yayınlamışlardır. Bir bakteriyofaj bir akridin boyası ile muame­le olunarak bir purin veya pirimidin bazı, bir DNA lifinin iç dizisinden ya çıkarılabilir veya onun içine sokulabilir. Bunun bir so­nucu olarak DNA üzerinde taşman genetik mesajın, çıkarılan veya sokulan bazın sağ ta­rafında başlayan bu iç dizinin bulunduğu fazın dışına kaymış bulunması, beklenilir (mRNA şifresinin biribirini izleyen 3 bazdan yapılmış diziye bağlı olduğunun ve soldan sağa okunduğunun hatırlanması gerekir). Böylece bir mutasyon husule gelir; çünkü proteinin, ha­bercinin değişikliğe uğramış kısmından ge­len bilgiye göre sentez olunan kısmı anormal bir amino asid dizisine sahip bulunacaktır.


Terzaghi ve arkadaÅŸları, hücreler tara­fından, kendilerine bakteriofaj T-4′un normal bir duÅŸu enjekte olunduktan sonra, sentez olunan bir enzimin, lizozimin, eÄŸer 2 mutan fajdan (phages) biri veya diÄŸeri enjekte olu­nursa, artık yapılamadığını tespit ettiıer. Akridin ile muameleden sonra husule gelen bir mutan, «delation mutant-cıkarma mutanı» denen bir mutan; diÄŸeri bir «sokma mutanı ınsertion mutant» denen mutan idi; yani bir DNA lifinden bir baz çıkarılmıştı veya onun içine bir baz sokulmuÅŸtu. Bu mutan’lar biribiri ile çaprazlaÅŸtırılınca, DNA içinde birinci mutandaki çıkarış ve ikinci mutandaki sokuÅŸ ara­sında bir çaprazlaÅŸma meydana geldi; bu, yeni bir hibrid faj husule getirdi; bu faj, bir lizozim üretebiliyordu: yalnız yeni husule gelen enzim proteini, enzimatik bakımdan normal enzimin sadece yarısı kadar etkili idi. O halde bu 2 enzimin yapılarını karşılaş­tırmak ilginç olacaktı. Lizozimin normal (vahÅŸi-wıld) tipinde aÅŸağıda gösterilen tarz­da bir amino asid dizisi bulunan bir peptid vardır:

…Treo-Liz-[Ser-Pro-Ser-Lö-Asn-]-AIa-Âla-Liz


Mutasyona uğramış lizozim, peptid zin­cirinin (yukarda parantez içinde gösterilen) normal enzime uyan bölgesi dışında onun aynı idi. Peptid zincirinin sözü geçen bölge­sinde zincir şöyle idi:


….Treo-Liz-[-Val-His-His-Lo-Met-]-AIa-ÂIa-Liz


Parantez içindeki amino asid dizilerinin mRNA kodonlarma çevriliÅŸi, normal enzim’ de ÅŸunu verir:


• AGU.CCA. UCA. CUU. AAU


Eğer bunun ilk bazı (A) çıkarılır ve sonu­na G sokulursa, aşağıda gösterilen biçimde


yeni bir kodon dizisi husule gelir.


.GUC. CAU. CAC. UUA. AUG. ki bu da şöyle çevrilir:


Val-His-His-Lö-Met-


Bu, mutasyona uğramış lizozimde meyda­na geldiği tespit olunanın tam ayni idi.



Genetik Åžifre (Genetik Kod) Nedir

DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) Nedir

Genetik olayların hücrede moleküler düzeydeki temeli genetik materyal görevini üstlenen nükleik asitlerin yapı ve özelliklerine dayanır. Nükleik asitlerin iki türü olan deoksiribonükleik asit DNA ve ribonükleik asit RNA temelde aynı yapısal özelliklere sahiptir.


Genler, DNA‘daki bazı kimyasal dizilimler olan nükleotidlerden meydana gelmiştir. Çoğunluk kromozomların içersinde bulunurlar. Ayrıca DNA molekülü prokaryotlarda (Bakteriler) kromozom dışı genetik sistem, olan plazmidlerde, Ökaryotik hücrelerde genetik materyalin kromozomlar (Nukleus) dışında temel olarak (hayvan ve bitkilerde) mitokondri ve (sadece bitkilerde ve alglerde) kloroplastlarda bulunduğu bilinmektedir.


1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virusu) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.


Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).


İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına Nobel Ödülü verildi.


DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin).


DNA molekülü kendini oluşturan nukleotidlerin sayısına bağlı olarak, büyüklüğü türden türe değişen, uzun zincir şeklinde bir yapı gösterir. İnsanda bu zincirin uzunluğu açıldığında 2 metreye kadar varabilir. Bütün halinde eldesi zincirin hassas ve kırılgan yapısından ötürü çok güçtür.


İki polinükleotid zincirin şeker fosfat omurgaları, ortak bir eksen çevresinde eşit çaplı ve sağ yöne doğru dönümler meydana getirir. Nükleotidlerin bazları molekülün omurgasının iç kısmında bulunur. Bazların konumları sarmalın eksenine 90 derece açı yapacak şekilde konumlanmıştır. Birbirine komşu baz çiftlerinin dönümleri arasındaki uzaklık 3,4A dür. Ayrıca her baz çifti komşusuna 36 derecelik açı yapacak şekilde yerleşmiştir. Buna göre, yaklaşık 10 baz çifti 360 derecelik tam bir dönümü tamamlayacağından, her dönümün boyu 34A dür.


İki polinükleotid zincirdeki nukleotidler karşılıklı olarak birbirlerine hidrojen bagları ile bağlanmıştır. Bu bağ fosfor bağları kadar kuvvetli olmadığı için pH değişikliği, sıcaklık basınç gibi faktörlerde kolaylıkla birbirlerinden ayrılabilmektedir. DNA nın kendi kopyasını yapması ve gen anlatımı, nukleotidler arasındaki hidrojen bağlarının ayrılması ile gerçekleşmektedir.


Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını içerir.

Nukleotidlerin yapısı bazik olmasına karşın oımurgadaki PO4(fosforik asit) grubunun varlığı polinükleotid zincirlerin asit özellikte olmalarına yol açar ve nükleik asit terimi de bu özellikten kaynaklanır.


Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.


DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir.


DNA çift sarmalının dikkate değer ve önemli bir özelliği, molekülü oluşturan zincirlerin birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmesi ve yeniden birleşebilmesidir. Protein sentezi ve Dna replikasyonu (kendi kopyasını oluşturması) bu özellik sayesinde meydana gelebilir. DNA’nın iki zinciri, birbirine sadece H bağları ve hidrofobik etkileşimlerle bağlı olmaları nedeni ile, nükleotidleri arasındaki kovalent bağlardaki herhangi bir kopma olmaksızın çözülebilir (denatürasyon). Aynı şekilde çözülmüş molekülün zincirleri tamamlayıcı bazları arasında H bağlarının oluşumu ile birleşip sarmal yapıyı yeniden oluşturabilir (renatürasyon).


Nükleotidler arasındaki fosfor bağlarının kopması nedeniyle nükleotidlerin yerine başka nukleotid veya nukleotid dizisinin geçmesi mutasyonlara yol açar.Bu mutasyonların tek zincirli RNA molekülünde oluşma olasılığı çift zincirli DNA molekülüne göre daha fazladır.Mutasyonların neticeleri ölümcül olabilir. Evrimsel gelişim içinde mutasyonların menfi yada müspet etkileri gözardı edilemeyecek noktadadır. Günümüzde viral hastalıkların başında gelen AIDS’in önüne geçilememesinin en geçerli nedeni genomu tek zincirli RNA olan virusun sürekli mutasyonlar geçirerek kendini sürekli yenilemesi gösterilebilir.



DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) Nedir

Bağışıklık ve Bağışıklık Çeşitleri

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık


İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri, mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:


- Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.


- Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.


- Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar getirilip sindirim kanalına geçer.


- Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.


- Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler bulunur.


Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar, organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik şekillerde olabilir.


II. Bağışıklığın Tarihçesi


Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı, bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.


Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.


III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar


Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi, karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.


a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın al­tında bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bu­lunur. Dalağın doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast, lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir. Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir. Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için, gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer lenfoid or­ganlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya devam eder.


b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer; uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşi­di ile doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören organlardır. Düğüm­lerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs böl­gelerinde bol bulunur.


c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulu­nan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim sistemi vası­tasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon durumunda bademcikler iltihaplanırlar.


d) Kırmızı Kemik İliÄŸi: Kırmızı kemik iliÄŸi, aÄŸsı doku hücrelerinden ve çok sık bu­lunan kılcal damarlardan oluÅŸur. Kırmızı kemik iliÄŸinde bulunan retiküler hücrelerle, karaciÄŸerin yıldız ÅŸeklindeki kupfer hücreleri, Retikula – Endoteliyal Sistemi oluÅŸtu­rur. Bu sistem depo etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle uyarılan yerlere giderek burada mikroorganiz­maları fagositoz ederler.


Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler mey­dana getirilir.


e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde, retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getir­erek vücudu enfeksiyonlardan korur.


IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma


Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur, hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek vücut dışarısında reaksiyona girerler.


Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.


Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle bir­leşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar ola­bilir. Bağışıklık sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir.


Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir. Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp bulabilir.


Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken bölge bulunur. IMMÜNOGLOBUUN ÇESITLEKİ


Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:


İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teÅŸkil eder. İgG’ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi testlerde etki gösteren antikorlardır.


İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10′unu teÅŸkil eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM’ler, aglütinasyon ve virüs nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk oluÅŸan antikor­lardır. Bir diÄŸer özelliÄŸi ise embriyosal yaÅŸamda, antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluÅŸabilen antikorlardır. Plasentadan geçemezler.


İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15′ini İgA oluÅŸturur. İnsan ve diÄŸer memelilerin göz yaşı, salya, bu­run, bronÅŸ, bağırsak, süt, tükürük, idrar, burun salgıların­da bulunur. İgA’lar, virüsleri nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.


İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor etkinliği olduğu ispatlanmıştır.


Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleÅŸecek veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiÄŸinde antijen – antikor kompleksi oluÅŸur ve antijen etkisiz hale getirilir. Her canlıda antijen – antikor iliÅŸkisi özgüldür. Antijen – antikor tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çık­masında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diÄŸer bir hayvana enjekte edilirse, doÄŸal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise, çökelme yüzdesi yüksektir.


Genellikle antikorlar antijenler­le direkt temasa geçerler. Bu temasla meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patla­ma, ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.


Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur. Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.


Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kıs­mını kapatır ve zarar vermesini önler.


Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur.


Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta uyarılan bütün­leşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sis­temin enzimleri ortamdaki patojenleri yok eder.


V. Bağışıklığın Oluşumu


Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit bağışıklık oluşturur.


Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir. Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu, yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.


Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak harekete geçirir.


Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülme­sine kadar yaklaşık bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, da­ha kısa bir durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkin­cil tepki, sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen almış bireylerde ortaya çıkar.


Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.


Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur. Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B lenfosit).


Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit denir.


Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.


VI. Bağışıklık Çeşitleri


Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.


1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:


Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.


DoÄŸal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmekte­dir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyu­cu maddeler, yaÅŸ, hormonlar gibi faktörlerdir. ÖrneÄŸin, Herpes simplex virüsü tavÅŸanlarda öldürücü olduÄŸu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex’e karşı doÄŸuş­tan bağışıklıdır. Bu doÄŸal bağışıklık, büyük ölçüde, plazma­da bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaÅŸmadan var olan antikorlarla saÄŸlanır. DoÄŸal bağışıklık, bazı hastalık­lara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlar­da görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalık­larıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduÄŸundan yakalan­maz. DiÄŸer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyre­den çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer ÅŸekilde; boÄŸmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, baÅŸka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doÄŸuÅŸtan bağışıklıdır.


2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:


İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır:


a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir:


-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur.


-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir.


b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır.


Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.


VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı


İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmak­tadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.


Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmak­tadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tep­kimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.


VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları


Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:


- Kronik enfeksiyonlar


- Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar


- Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar


- Deri döküntüleri


- GeliÅŸme geriliÄŸi


- Tekrarlayan apseler (yaralar)


Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.


Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.


Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir.


Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.


Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.


Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.


İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.


AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.



Bağışıklık ve Bağışıklık Çeşitleri

1 Nisan 2013 Pazartesi

Zor Hava Yolu İdaresinde İnvaziv Yöntemler

Endotrakeal entübasyon, genelde hava yolunun güvenli bir şekilde açılması, güvenilir bir şekilde devam ettirilmesi ve yeterli gaz alışverişini sağlamada değişik şekillerde uygulanan en sık ve ilk tercih edilen bir yöntemdir. Ancak zor hava yolu varlığında bu yöntemle yapılan tekrarlayan denemelere bağlı olarak hava yolu travması, bilinen pekçok komplikasyon yanında, hipoksi ve hiperkarbiye bağlı morbiditede artmaktadır. Özellikle hipoksiye bağlı olarak gelişebilecek kardiyak arrest ve beyin hasarı en önemli problemler içinde yer alır. Endotrakeal entübasyonun değişik nedenlerle başarısız olması durumunda ısrarla yapılacak tekrarlayan denemeler yerine; hastayı riske sokmadan diğer yöntemlere bağvurulması daha doğrudur.

Bu durumda havayolunun Non-invaziv (yüz maskesi, larengeal maske, ozofagotrakeal kombitüp vs.) ve invaziv yöntemler (Retrogradentübasyon, Cricotiroidotomi, Perkutantrakeostomi, trakeotomi) kullanılarak açılması önerilmektedir. Böylece hastanın hava yolu güvencesi sağlandığı gibi olası komplikasyonlarda büyük ölçüde önlenmiş olur. Burada cerrahi hava yolu açma yöntemlerine deşinilecektir.


Retrograd teknikler (Translarengeal entübasyon)


Uzun yıllardır kullanılmakta olan bu tekniÅŸin endikasyonları içinde trismus, üst solunum yollarındaki kitleler, çenenin anklozu, servikal artrit, maksillofasiyal travmalar yer alır. BaÅŸarı oranı oldukça yüksektir. Barriot ve Riou maksillofasiyal kırıkları olan 13 hastanın 6′sında antegrad yöntemlerin baÅŸarısız olduÄŸunu ve 6 hastanın hepsinde retrograd teknikle birinci denemede kısa sürede entübasyonu gerçekleÅŸtirdiklerini bildirmiÅŸlerdir. Bundan sonra karşılaÅŸtıkları 6 maksillofasiyal travmalı hastada ilk denemeyi retrograd yöntemle yapmışlar, 3 dakikadan daha kısa bir sürede entübasyon baÅŸarılı bir ÅŸekilde gerçekleÅŸtirmiÅŸlerdir. Maksillofasiyal travmalı hastalarda retrograd entübasyon hızlı, kolay ve güvenilir bir yöntem olarak kabul edilmektedir.

Bu teknikte krikotiroid membranın cilt ve ciltaltına lokal anestezik infiltre edilir ve uygun uzunlukta ince duvarlı bir İğne ile krikotiroid membrana 30¡ açı ile ponksiyon yapılır. Trakeal lümene girildiğinde hava aspire edilir, İğne içinde ince bir kılavuz geçirilir ve ağızdan (bazende burun deliklerinden) çıkana kadar ilerletilir. Retrograd kılavuz ya bir teldir veya ince lümenli bir kateterdir (Cavafix, periduralkateter). KIlavuz tel fiberoptik bronkoskopun aspirasyon deliğinden geçirildiği için tercih edilir. KIlavuz telin ağızdan çıkarılması için bazen laringoskop ve klemp kullanılır. KIlavuz tel ağızdan çıkarıldıktan sonra her iki ucu yavaşça çekilir ve endotrakeal tüp bunun üzerinden larinkse itilir.

Perkutan trakeostomi aleti- Metal konüs üstünde açılıp kapanabilen plastik kolları vardır. Trakeaya yerleştirilirken kapalı durmasını sağlayan kiliti vardır. Yerleştirildikten sonra kollar sıkılarak kilit açılır, konusun iki parçası ayrılır, trakeayı dilate eder.

Rapitrac trakeostomi kiti (Department of Medical İllustration, Salford Health Authority), veya Cook percutaneus tracheostomy kiti muhtelif büyüklükte dilatörler içerir (Department of Medical Illustration, Salford Health Authority).

Lokal anestezi altında uygulanan bu yöntem sırasında gerektikçe sedasyon yapılır. Hastanın omuzları altına bir yastık yerleştirilir, boyun hiperekstansiyonda olacak şekilde sırt üstü yatar. Cilt dezenfekte edildikten sonra uygulamacı hastanın baş kısmına geçer. Tiroid kıkırdağı ve krikotiroid membranı palpasyonla belirler. ?ki parmak arasında trakeayı yukarı doğru çeker. Sol elin iki parmağı trakeayı sabitleştirirken eğri 12 Gauge İğne dikkatli bir şekilde iki halka arasından trakeal lümene yerleştirilir. İşlemin emniyet anahtarı orta hattan trakeal hava sütununa yerleştirilen kanülden %2  Lidokain içeren enjektöre serbest hava kabarcıklarının aspirasyonudur.

Lidokain trakeal lümene enjekte edilir. Enjektör diskonnekte edilir ve kanülden fleksibl A052 J eğri kıavuz teli yavaşça ilerletilir kanül çıkarılır ve tel üzerinden kılavuz kateter yerleştirilir ve tüm dilatasyonlar bu çift kılavuz üstünden yapılarak doku travmasına neden olabilecek kink önlenmeye çalışılır. Dilatasyona genelde 12 F dilatör ile bağlanır. KIlavuz noktalara uygun olarak yerleştirilen tel kılavuz, daha sonra katater kılavuz ve dilatör birlikte dilatör üstünde işaretli noktaya ilerletilir. 36 f dilatöre kadar daha büyük boy dilatörler daha sonra yerleştirilip çıkarılırak 8 mm ID kanül trakeostomi tüpü (fleksibl tüp) yerleştirilir.

Biraz fazla dilatasyon 6-7 veya 8 mm ID tüpün daha kolay geçmesini sağlar. Seçilen boyda tüp uygun dilatör üstüne yerleştirilir. (18F-6 mm ID, 21F-7mm ID, 24F-8mmID, 28F-9mm ID tüp) Trakeostomi tüpünü taşıyan dilatör çift kılavuz üstünden kılavuz işaretlere göre uygun pozisyona yerleştirilir. Sonra kılavuzlar ve dilatör çıkarılır. Çoklukla düşük basınçlı yüksek volümlü tüpler kullanılır. Rapitrac yönteminde kılavuz tel üzerinden trakeaya sokulan trakeostomi aletinin kolları açılarak dilatasyon sağlanır. Stomaya üç gün antibakteriyel pomad uygulanır ve eğer kontraendikasyon yoksa yatağın baş? 30-40¡ yükseltilir.

Perkutun trakeostomide en önemli iki nokta : 1. Metal kılavuz tel yerleştirilmeden işneden serbest havanın aspire edilmesi, 2. Hasta entübe ise endotrakeal tüpün işlem bağlamadan önce kord vokallerin hemen altına kadar geri çekilmesidir. Hastalar 48 saat spontan soluyabiliyorsa dekanüle edilebilir. Tüp çapının yavaş yavaş küçültülerek çıkarılması bir bağka yöntem olarak önerilmektedir. Schachner v ark. 80 hastalık serilerinde major komplikasyon olarak Ventriküler fibrilasyon 1, basınca bağlı kıkırdak hasarı 3, minör komplikasyon olarak: Cuff rüptürü 7, ciltaltı amfizemi 2, minimal kanama 1 hastada saptamışlar. D.Leinhardt ve ark. Cook yöntemi uyguladıkları 20 hastanın 3 tanesinde cilt kanaması saptamışlar.


Cricothyroidotomy


Havayolu saÄŸlanması amacı ile acil durumlarda kullanılan cerrahi bir tekniktir. Bu teknikte gerekli aletler, 2 no’lu blade, Trausseau geniÅŸletici, kıvrılmış Mayo makasları ve standart trakeotomi tüpleri. Endotrakeal entübe edilen hasta havlu ile omuzlarından sarılır ve hazırlanır. Cerrah thyroid kıkırdağı elinin baÅŸ parmağı ile ikinci parmağı arasına alır. 11 nolu blade skalpel ile trakeanın uzun eksenine dik bir ÅŸekilde bıçak endotrakeal tüpe gelene kadar itilir. Bladenin yan tarafından Trausseau dilatör yerleÅŸtirilir, dilatör iyice yerleÅŸince skalpel geri çekilir. SaÄŸ açılara yayılması için cerrah kıvrılmış Mayo makaslarını kullanır. Açıklık yeteri kadar saÄŸlanınca tüp geri çekilir ve Cuff’lı trakeostomi tüpü yerleÅŸtirilir. Bu teknikte kanama minimaldir. Cricothyroidotomi ile havayolunun en iyi ÅŸekilde saÄŸlanması endotrakeal tüp ile birlikte yapılırsa gerçekleÅŸir. Bu iÅŸlem hızlı yapılabildiÄŸi için endotrakeal tüp, standart trakeostomiden daha ziyade cricothyroitomi için daha az önemlidir.

C.O. Brantigan ve ark. 1976-655 cricothyroidotmy hastasında postoperatif kanama 10, geç kanama 4, abse 1, boyunda sellülit 2, ciltaltı amfizemi 1, ses değişikliği 7, boğazda kitle hissi 6, persistan stoma 1, obstruktif problemler 8 hastada görülmüştür.

1. 655 hastada yapılan cricothyroidotomy iyi tolere edilebilen, subglottik stenoz meydana getirmeyen bir yöntemdir.

2.Trakeotomiye avantajları; hızlı, cerrahi gerektirmeyen, komplikasyonları az, median sternotomi yarasından izole edilerek yapılabilir.

3.Trakeotomi tüpleri kullanıldığı için cricothyroidotomy trakeostomi kadar avantajlıdır.

4.Trakeotomi ihtiyacı olan durumda cricothyroidotomy elektif ve acil olarak tercih edilebilir.


Trakeotomi


Hava yolunun açılmasında olası zorluklar veya baÅŸ-boyun yaralanmalarında ve ameliyatlarında, uzun süreli mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda kullanılan cerrahi bir yöntemdir. Trakeotomi, boyunda trakea ön duvarına cerrahi bir yöntemle delik açılarak hava pasajının yeniden saÄŸlanmasıdır. Bu iÅŸlem geçici amaçla yapıldığında “trakeotomi” sürekli (hayat boyu) ve kalıcı amaçla yapılıp açılan delik boyun derisi ve ağızlaÅŸtırıldığında “trakeostomi” olarak isimlendirilir. İdeal olarak trakeotomi deneyimli bir cerrah tarafından ve anestezist eÅŸliÄŸinde ameliyathanede veya yeterli donanımı olan yoÄŸun bakım ünitesinde yapılmalıdır. Komplikasyonları en aza indirmek için trakeotomi bakımı ve takibinde deneyimli personel görevlendirilmelidir.


Yararları :
Genellikle trakeotominin ne zaman yapılacağına ilişkin kriterler yoktur. Trakeotomi açılıp açılmaması kararı verilirken yararları ve zararları gözönünde tutulmalıdır.

1.Translaringeal tüpün daha fazla larengeal hasar yapması önlenmiş olur.

2.Hemşirelik bakımı kolaylaşır mı? (Aspirasyon, ağız bakımı)

3.Daha güvenilir bir hava yolu olduğu için hasta mobilizasyonu daha rahat gerçekleşir.

4.Yoğun Bakım ünitesinden transfer daha kolay olur.

5.Daha konforludur.

6.Konuıma olanağı sağlar.

7.Oral beslenme daha rahat olabilir.

8.Psikolojik yararlarıda vardır.


Dezavantajları :
1.İşlemin maliyeti

2.Trakeostomi ile ilgili komplikasyonlar

Translarengeal tüpün çıkarılıp, trakeotomi açılması zamanı ile ilgili belli bir zamanlama yoktur. Trakeotomi kararı hastaya göre verilmeli ve zaman içinde hastanın durumunun iyileşmesi veya bozulması olasılığı gözününde bulundurulmalıdır.

Öneriler:

1. 10 güne kadar gereksinim olduğu düğünülen hava yolu açılması için translarengeal yol tercih edilmelidir.

2. 21 günden daha uzun süre suni hava yolu gereksinimi düğünülüyorsa trakeotomi tercih edilmelidir.

3. Suni hava yolu gereksinimi ile ilgili belli bir süre tahmininde bulunulamıyorsa, günlük değerlendirmelerle trakeotomiye geçilip geçilmeme konusunda karar verilmelidir.

4.Tedavi planı içinde trakeotomi kararı mümkün olan en kısa zamanda verilerek translarengeal entübasyon süresi en aza indirgenmelidir.

Karar verildikten sonra gecikmeden trakeotomi açılmalıdır. Ancak bu arada gelişen kardiyopulmoner instabilite, koagulopati veya diğer hayati tehlike yaratan durumlar gelişmişse bu karar ertelenebilir.


Trakeotomi yöntemi :
Hasta sırt üstü yatırılarak omuz altına rulo konulur ve boyun hiperekstansiyona getirilir. Boyun ön bölgesi ve göğüs üst kısımları antiseptik solusyonla silinerek temizlenir. Ön boyun bölgesi açık bırakılacak şekilde ameliyat alanı steril örtülerle örtülür.

ınsizyon ve çalışma alanı adrenalinli ve % 1-2′lik lokal anestezik  madde ile infiltre edildikten sonra, krikoid kıkırda?ın alt kenarı ve sternum çentiÅŸinin üst kenarı parmakla saptanarak ve orta çizgiden ayrılmaksızın düz bir insizyonla cilt ve cilt altı dokular kesilir.

Kanama kontrolünden sonra orta çizgide klemble diseksiyon yapılarak infrahyoid kaslar geçilir. Diseke edilen kısımlar ekartörle saÄŸ ve sol yan taraflara çekilerek alan geniÅŸletilir. Trakea tekrar palpe edilerek yeri saptanır. Bu sırada tiroid isthmusu karşımıza çıkar ve bu da ince diseksiyonla serbestleÅŸtirilip yukarı doÄŸru çekilerek görüş alanından kaldırılır ve trakeal kıkırdakların ön yüzü ortaya konulur. Bunun üzerindeki fasia sıyrılarak trakea duvarı ekspoze edilir. Parmakla trakea kıkırdakları hissedilip 2,3 ve 4.cü kıkırdaklar saptanır. Trakea duvarı açılmadan önce tüp büyüklüğü ve diÄŸer enstrümanlar kontrol edilir. 2,3 ve 4.cü trakeal halkalardan tam kat geçilerek yuvarlak bir halka çıkartılır. Bunun büyüklüğü, trakeanın geniÅŸliÄŸine göre deÄŸiÅŸir. Bu delik elde olan tüplerin rahat geçiÅŸine olanak tanıyacak geniÅŸlikte olmalıdır. Hastanın durumuna göre cuff’lı plastik ve cuff’sız metal bir kanül trakeotomi deliÄŸinden geçirilerek trakea içerisine yerleÅŸtirilir. Kanüllerin etrafından geçirilen ekstrafor bez ile kanül boyuna baÄŸlanarak yerine fikse edilir ve kanül etrafına gelecek ÅŸekilde steril gazlı bez konularak ameliyat sonlandırılır. Uygun yapılmış bir trakeotomiden sonra hastanın solunumunun rahatlaması beklenir.


Komplikasyonlar :
Erken komplikasyonlar : Kanama, hava embolisi, apne, kardiyak arrest, komıu organ yaralanmaları.

Ara komplikasyonlar : Tüpün çıkması, ciltaltı amfizemi, pnömotoraks, pnömomediastinum, tüpün krutlarla tıkanması, enfeksiyon, trakeo-özofageal fistül, büyük arter-ven kanamaları, trakeit, trakeobronşit, akciğer apsesi, atelektazi,

Geç komplikasyonlar : Trakea stenozu, dekanülasyon güçlüğü, skar dokusu, trakeal granülasyon, trakeomalasi.

Bu komplikasyonlardan korunma endikasyonda özenli davranılması, ameliyatın deneyimli bir ekip tarafından ve uygun ?artlarda ve uygun enstrümanlarla ve ameliyathane koşullarında yapılması gerekir. Komplikasyonların oluşmasında acil trakeotomiye gereksinim duyulacak kadar geç kalınmaması ve ameliyat sonrasında gerek hastanın ve gerekse de trakeotominin özenli bakımı da büyük önem tağır. Aspirasyonlar hastanın durumuna göre asepsiye dikkat edilerek yapılmalıdır. Trakeotomi tüpünün ilk 36-48 saat içerisinde değiştirilmesi gerekli değildir. Bu süre içinde epitelizasyon oluşur ve kanül kolayca çıkartılıp yenisiyle değiştirilebilir. Ancak bazen trakea bulunmasında zorluk çıkabilir. Bu nedenle ilk tüp değişiminin deneyimli kimselerce (doğrusu ameliyatı yapan tarafından) yapılması uygundur. Tüp değiştirilirken hasta ameliyat pozisyonunda (baş hiperekstansiyonda) tutulmalıdır.


KAYNAKLAR


1.  C.O. Brantigan, M.D., and J.B. Grow, Sr., M.D. Cricothyroidotomy: Elective use in respiratory problems requiring tracheotomy. The Journal of Thoracic And Cardiovascular Surgery. Vol 71, Number 1, 72-81, January 1976.

2.  Arie Schachner, MD, Yoel Ovil, MD, et. all. Percutaneous tracheostomy-A new method. Crıtıcal Care Medicine 1989 Vol 17, No: 10, 1052-1056.

3.  Leinhardt, M.Mughal et all. Appraisal of percutaneous tracheostomy. Br. J. Surg. Vol. 79, No: 3, 255-258 March 1992.

4.  P. Ciaglia, M.D., F.C.C.P., and Kenneth D.Granicro, M.D., Percutaneous Dilatational Tracheostomy. Chest 1992, 101: 464-67.

5.  T.R. Shantha. Retrograde Intubation Using The Subcricoid Region. Br.J of Anaesthesia 1992; 68: 109-112.

6. A.R. Bodenham. Percutaneous dilatational tracheostomy. Completing the anaesthetist’s range of airway techniques. Anaesthesia, 1993, Volume 48, Pages 101-102.

7.  L.D.Caldicott, G.J. Oldroyd and A.R. Bodenham. An evaluation of a new percutaneous tracheostomy kit. Anaesthesia, 1995, Volume 50, Pages 49-51.

8.  Crofts, Sally I., MD ChB; Alzeer, Abdul, MD; et all. A Comparison of percutaneous and operative tracheostomies in intensive care patient. September 1995 Vol 42, Nr 9.

9.  P.V. Van Heerden, S.A.R. VWebb, B.M. Power, W.R. Thompson Anaesth Intens Care 1996; 24: 56-59.

10. Nates J.L., Cooper D.J., et all. Percutaneous tracheostomy (PCT)-A Prospective Randomized Comparison of two Techniques. Anaesth Intens Care, Vol 24, No 2, Pages 280, April 1996.

11. W.Y. Koh, T.W.K.Liw, N.M. Chin, M.F.M. Wong, Tracheostomy in a Neuro-Intensive Care Setting: Indications and Timing. Anaesth Intens Care 1997, 25: 365-368.

12. Jospeph L. Nates, Michael B.Anderson, D.James. Cooper Percutaneous dilatational tracheostomy-a clinical study evaluating two systems. Anaesth Intens Care 1997, 25: 194-201.

13. R.Alexander, J.Pappachan. Timing of surgical tracheostomy after failed percutaneus tracheostomy. Anaesth Intens Care, Vol 25, No 1, Pages 91, February 1997.


Prof. Dr. Ali GÜNERLI

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji AD.



Zor Hava Yolu İdaresinde İnvaziv Yöntemler

Antifungal Kemoterapötiklerin Etki Mekanizması

Ökaryotik hücre yapısında olmaları nedeniye selektif toksik etki göstermek güç olduğundan antifungal etkili sınırlı sayıda kemoterapötik bulunmaktadır. Antifungal kemoterapötiklerin etkileri fungusit ya da fungistatik olabildiği gibi bir iki tür mantara etkili dar spektrumlu ya da çok sayıda mantara etkili geniş spektrumlu olabilirler.

Polyen’lerin etkisi hücre zarının K+, Na+ ve H+ iyonlarının geçirgenliÄŸi üzerindedir. Buetkinin zardaki ergesterol ile birleÅŸik oluÅŸturarak oluÅŸtuÄŸu kanısı vardır. Memeli hücre membranlaındaki temel sterollerin kolesterol, mantarlardakine ise ergesterol yapısında olmaları seçici toksik etkinin temelidir.

İmidazole’lerinetkisinin mantarlardakiergosterollerin oluşumunu önleyerek olduğu kabul edilir, bunun sonucunda hücre  zarında destürksiyon, hücre içi katyonlarda protein, aminoasit ve nükleotidlerinde eksilme, glikoliz metabolizmasında bozulmalar olur.

İmidazollerden micanazole ve ketoconazole lipofilik olmaları, kolay metabolize edilmeleri ve toksik olmaları nedeniyle sistemik manar enfeksiyonlarında kullanım alanı sınırlıdır.Buna karşın yine bir imidazol türevi olan fluconazole daha az toksik ve daha geniş spektrumlu olup ağız yolu ile de etkili olabilen bir antifungal olarak yerini almıştır.

5-Flucytosine ‘in  hücre bölünmesini engelleyici etkisinin yanı sıra, miktarına bağlı olarak mayalar üzerinede fungisidal etkisi vardır. Mantar  RNA’larının yapısının bozulmasına yol açarak protein ve karbonhidrat sentezi engellenir.

Griseofulvin’in etki mekanizması kesin olarak anlaşılmış değildir.Hifin hücre duvarı oluşumunu engeller. Ayrıca RNA’ya bağlanarak nükleik asit sentezini etkilemek suretiyle etkili olduğu görüşü vardır.



Antifungal Kemoterapötiklerin Etki Mekanizması

Kemoterapötiklerin Mikroplara Etki Mekanizması

Kemoteropötik maddelerin mikroplar üzerine iki türlü etkisi vardır. Birincisi üremelerini durdurucu (mikrobiyostatik),ikincisi de öldürücü (jermisid=mikrobisit) etkilerdir.Genel olarak her kemoteropötik madde, konsantrasyonuna bağlı olmak üzere başlangıçtamikrobiyostatik ve daha sonra yüksek yoğunluklarda mikrobisit etki ederler. Önemli olan organizmaya zarar vermeyen terapötik dozlarındaki etkilerdir.Buna göre kemoterapötikler, sağaltım dozlarının etkinliğine göremikrobiyostatik ve mikrobisit diye iki grupta toplanırlar.


Bugün bilinen başlıca etki mekanizmalarından en önemlileri aşağıda bildirilmektedir.


1.DNA oluÅŸumasını ve DNA’da transktipsiyonu engelleyen etki:


a. Folik asit sentezini engelleyip purin ve timidin oluşmasını dolayısıyla DNA sentezini bloke ederek etki:


Sülfonamidler bu tür etkiye tipik örneklerdir.Birçok mikroorganizmada nükleik asitlerin sentezinde rol pynayan bazı enzimlerin faaliyeti folik asite bağlıdır.Folik asit formulüne bir göz atılacak olursa bunun puroamino benzik asit ile birbirine bağlanmış bir pterin ve bir glutamik asit molekülünden ibaret olduğu görülür.Hakiki sülfonamidlerin (sulfanilamid, sulfapiridin, sulfathizol, sulfadiazin) formülü ise folik asit yapısındaki esansiyel metabolit madde olan benzoik asite benzemektedir.Benzoik asit mikroorganizmalar için bir esansiyel metabolittir.


Esansiyel metabolit diye hücrenin işlevlerinin yürütülebilmesi için kesin olarak gerekli, asla enerji kaynağı olarak kullanılmayan ve hücre için hayatsal önemi bulunan maddelere denir. Aradaki kimyasal rekabet nedeni ile benzoik asitin yerine geçen sülfonamidler, folik asitin yapısını ve dolayısıyla işlevini bozarlar.Folik asit sentezi engellenince pürin ve thymidin oluşması bloke olur. Dolayısıyla hücrenin birbirine bağlı olan bütün işlevleri de durur (Mikrobiyostazis). Olay dolaylı olarak DNA sentezini etkiler.


Hayvansal hücrelerin enzimatik etkilerinde de folik asitin rolü vardır. Ancak bu organizmalar folik asiti büyelerindesentez etmezler. Dışarıdan hazır olarak alırlar. Bu suretle benzoik asit hayvansal hücreler için bir esansiyel metabolik madde değildir. Onlar için esansiyel metabolit olan madde folik asittir. Sülfonamidlerin selektif toksisitesi bu esasa dayanır.


Para amino salistik asit (PAS) Mycobacterium tuberulosis’in üremesini durdurduÄŸu halde baÅŸka bakterilere karşı etkisizdir. Aslında bu maddenin de bir benzoik asit antagonisti olarak etki olmasına karşın yalnız tüberküloz basiline etki edebilmesi, PAS’ın bu bakteride benzoik asit ile enzimin farklı yanına etkili olabilmesi ile açıklanabilir.


Trimetrophim bakteri ve protozoerlerin dihidrofolik asit redüktaz enzimlerini, memelilerin aynı nitelikteki enzimlerine göre 50.000 kat daha yüksek oranda inhibe eder ve bu suretle bakteri ve protozoerlerin üremelerini önler. Dihidrofolik asit redüktaz enzimi dihidrofolik asiti tetrahidrofolik asite redükte eder. Bu kimyasal basamak pürinlerin sentezinde önem taşır. Bu nedenle enzimin inhibisyonu dolaylı olarak DNA inhibisyonuna yol açar. Sulfamidler trimetoprim ile birlikte kullanıldığında , folik asit sentezinde gösterdikleri kademeli blokaj etkisi nedeni ile kemoterapötik etki birkaç misli daha fazla olur. 5 kısım sülfamethoxazole ve 1 kısım trimethoprime karışımı preparatlar birçok bakterilerin yaptığı idrar yolları, sindirim sistemi enfeksiyonları ile bazı parazitozlarda (malarya v.b.) başarı ile kullanılır.


b. DNA’ya baÄŸlı RNA polimerazı inhibe ederek etki:


Rifampin bu tür etkiye örnektir.DNA’ya baÄŸlı RNA polimeraza güçlü bir ÅŸekilde baÄŸlanarak RNA sentezini inhibe eder. Özellikle kazaifiye baÄŸlı bölgelerde yerleÅŸmiÅŸ, metabolizma aktivitesi yavaÅŸlamış Mycobacterium tuberculosis üzerindeki etkisi belirgindir. DeÄŸiÅŸik ya da benzer bir etkiyi virüsler gösterir. Bakteriler üzerindeki etkisi bakterisiddir. Actinomycinin etkisi de benzer nitelikte olmakla beraber memeli hayvan hücreleri için çok toksiktir.


c. Thiymidilate synthetase’ı bloke ederek transkripsiyonu önleme etkisi:


5-Fluctocine bu tür etki eden sentetik bir kemoterapötiktir. Mantar hücreleri iinde metabolize edilerek 5- fluorouracyl’e dönüştürülür. Etki bu yoldan olur. Memeli hücrelerinde metabolize edilimez.


d. DNA sentezini ve bu suretle DNA virüslerinin replikasyonunu önleyerek etki eden halogenleÅŸmiÅŸ primidinler, örneÄŸin 5-iodo-2′deoxyuridine (=idoxuridine=İDU) memeli hayvan hücreleri için toksik oldularından lokal uygulamalarda kullanılır. Antivial kemoterapötiklerden cytarabine ve adenine arabinosid’in etkiside DNA üzerinedir.


e. DNA ile sıkı bileşikler yaparak etkili olan mitomycinler çok toksiktir.


f. Quinolone’lar DNA gyrase enzimine baÄŸlanıp onu bloke ederler. Bu durumda süper sarmal oluÅŸuması durur, bakteri karışık bir mekanizma sonucunda ölür.


2. Hücre Çeperi (Duvarı) Sentezini Önleme Etkisi:


DoÄŸal; biyosentetik ve semisentetik penisilinler ve sefalospo-rin’lerin etkisi bu yol ile olur. Bu etki bakteri hücresi çeperindeki temel madde peptidoglikanın oluÅŸumunda rol oynayan transpeptidaz ve karboksipeptidaz enzimlerinin iÅŸlevlerinin bloke edilmesine dayanır. Etkinin anti metabolit etki biçiminde olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır. Bu suretle murein’in sentezi bozulur. Penisilinin birleÅŸtiÄŸi transpeptidazlara ve diÄŸer bazı enzimlere penisilin baÄŸlayan proteinler (PBP) adı verilir. Bunlar birkaç çeÅŸit olup PBP-1a, PBP-1b, PBP-2, PBP-3 diye adlandırılır. Hücre çeperi sentezi yalnız genç ve üremekte olan bakterilerde olageldiÄŸinden penisilin ve sefalosporinlerin etkisi de yalnız aktif üreme dönemi boyunca olur. Bu etki sonunda hücre çeperinin oluÅŸumu durur, hatta litik bir enzimatik etkinin ortaya çıkması ile çeper erir. Bakteriler de eriyerek harap olurlar (bakterisid etki). Yüksek ozmotik ortamdaki bakteriler, penisilinler ile karşılaÅŸtıkları takdirde hücre çeperlerini kaybetmeerine raÄŸmen yaÅŸamaya devam ederler. Kemoterapötiklerle iliÅŸki kuran bakterilerin protoplast, sferoplast ve ”L” formlarının oluÅŸum mekanizmasının bu yol ile olduÄŸu bilinmektedir. Memelilerin hücrelerinde bakterilerinkine benzer bir hücre çeperi bulunmadığından bunlara türdeki bir etki düşünülemez.Bu yüzdendir ki organizamada milyonlarca ünite penisilin’e tahammül edilebilmektedir.


Bakteriler penisilinlerden korunmak için penisilin’i parçalayan enzimler (beta laktamaz) yaparlar. Ancak metisilin ve kloksasilin gibi penisilinler bu enzimlerden zarar görmedikleri gibi onları baÄŸlarlar. Özellikle gram olumsuz bakterilere karşı ampisilin gibi etkili ancak enzimlere duyarlı antibiyotiklerin, yukarıda adı geçen metisilin gibi etki alanı sınırlı fakat enzim baÄŸlayıcı etkisi olan penisilin’lerle birlikte kullanılması halinde sinerjik etki görülür.


Basitrasin, vankomisin, teikoplanin, ristosetin ve novabiosin gib antibiyotikler de bakteri hücre çeperinin oluşumunu erken dönemde etkilemekte ve bu arada oluşan hücre zarından da geçerek etki mekanizmaları başka yönlerde daha geniş çapta olmaktadır.


3. HÜCRE ZARINA ETKİ:


Kematerapötikler, stoplazmik zar üzerine ya zarı eritici veya seçici geçirgenliÄŸini bozucu etki yaparlar. Stoplazmik zar, hücre çeperi bozulmaksızın eriyerek kaybolur ve bakteri ölü(bakterisit etki). Stoplazmik zara etki için bakterilerin aktif üreme döneminde bulunmasına gerek yoktur. Polimyxsin’ler (A,B,C,D,E) bakteriler üzerine ve polyen’ler bazı mantarlar üzerine bu ÅŸekilde etki ederler. Hayvan hücresi stoplazmik zar fonksiyonu ile bakteri stoplazmik zarı iÅŸlevler benzer nitelikte olduÄŸundan kemoterapötiklerin selektif totsik etkisi güçtür. Bu nedenle adı geçen kemoterapötikler hücre için de oldukça toksik maddelerdir. Bununla beraber gerek hayvansal hücrelerin stoplazmik zarlarının ayrı yapıda olması gerekse bakteri ve mantar stoplazmik zar yapıları arasında görülen ufak tefek ayrımlar ilaçların seçici toksik etki yapmalarına neden olmaktadır. Polymyxin ve polyen’lerin etkisi yüzeye etkin deterjanlar gibi olup polyenler mantarlarda bulunup bakterilerde bulunmayan steroller üzerine etkilidir. Bir polyen olan amphotericin B, colistin ve nystatinin de benzer etkileri vardır.


Mantarlara etkili imidazol’ler membran lipidrinin biyosentezini inhibe ederek zar bütünlüğünü bozar.


4. PROTEİN SENTEZİNE ETKİ:


Kloramfenikol, tetrasiklinler, eritromisin ve benzerleri, linkomisin ve aminoglikozitler bakterilerde protein sentezini inhibe edebilirler.Her ne kadar bu maddelerin protein sentezi üzerine olan etkilerinin şekli kesinlikle ortaya konulmamış ise de çoğunluğunun etki mekanizmasının ribozomlarla yakın ilişkide olduğu bilinmektedir. Bakterilerin 70S, memli hücrelerinin 80S ribozomlarına sahip olmaları, bunların alt birimlerinin değişik bulunması (Bakterilerde 30S +50S, memelilerde 40S+ 60S), kimyasal yapılarının ve işlevlerinin ayrı göstermeleri, kemoterapötiklerin etki mekanizmalarının selektif toksik sonuç vermesini açıklamaktadır.


Protein sentezini engelleyen antibiyotiklerin etki mekanizmaları ile ilgili olarak bilinen başlıca noktalar şunlardır:


a. Ribozomların 30S alt birimlerinideki bir proteine baÄŸlanarak protein sentezini engelleyenlerden aminocyclitol’lerde aminoglycoside’ler (gentamisin, tabromycin, amicacin, streptomycin, kanamycin, netimycin, neomycin) bir yandan pebdit oluÅŸumunun baÅŸlatıcı kompleksinin (mRNA + formyl methionine + tRNA ) oluÅŸmasını bloke etmek, mRNA’nın yanlış okunmasına yol açarak yanlış ve fonksiyonu olmayan protein oluÅŸturmak bir yandan da poliribozomları parçalamak suretiyle bakterisid etki gösterirler.


Aminoglikozidlere karşı direnç kromozoma bağlı olarak 30S birimindebağlantı proteinlerinin oluşmaması plazmite bağlı olarak da antibiyotiği parçalayan enzimlerin oluşturulması ve stoplazmik zarın kemoterapötiğe karşı geçirgenliğinin kalkması yoluyla oluşur.


Aminoglikozidlere aminoglycoside yapısında olmayan spectinomycin de ribozomların 30S parçasına baÄŸlanır. Ancak mRNA’nın okunmasını engellemeden protein sentezini engeller.Etkisi geri dönücü olduÄŸundan bakteriyostatiktir.


Tetracyclin’ler de ribozomların 30S alt birimlerine reversibi (geri dönücü) olarak baÄŸlanıp tRNA’nın mRNA’ya baÄŸlanmasını engeller. Etkileri bakteriyostatiktir. Tetrasiklinlere karşı direç genellikle plazmite baÄŸlı olarak stoplazmik zarın antibiyotiÄŸe karşı geçirgenliÄŸinin yok olması ile oluÅŸur.


Chloramphenicol ribozomların 50S birimine baÄŸlanır. Peptidyl transferazı inhibe ederek oluÅŸturulmak istenen peptid zincirine yeni aminoasitlerin baÄŸlanmasını engeller. Etki bakteriyostatik olup antibiyotik etkisi kalktığında normale döner. Chloramphenicol’e direnç plazmid kontrolu altında olup Chloramphenicol transferaz oluÅŸturularak antibiyotiÄŸin tahrip edilmesine baÄŸlanır.


Makrolidler ( crythromycine, oleandomycin) de ribozomların 50S birimindeki 23S rRNA proteinine bağlanmakla etkili olurlar. Peptid zincirinin başlatılması engellenir. Bakteri direnci kromozomal ya da plazmite bağlanma yanının eksik olması temeline dayanır.


Lincomycin’ler (lincomycin, clindamycin) de ribozomların 50S birimlerine baÄŸlanırlar.Etkileri makrolidlerinkine benzer. Dirençleri de kromozomal mutasyona baÄŸlı olarak benzer niteliktedir



Kemoterapötiklerin Mikroplara Etki Mekanizması

Kalp ve Damar Hastalıkları

Kalbin atardamar hastalıkları:

Atardamarın sertleşmesi:

Atardamarları sertleşmesi (arteroskleroz) atardamar sistemini yozlaştıran ciddi, süre gen bir hastalıktır. Atardamar çeperlerinin kalınlaşması ve esneklerini yitirmeleriyle nitelenir. Bu hastalığı tanımlamadan ve açıklamadan önce , atardamarların mikroskobik yapısını anımsamak gerekir.

Atardamar çeperi:


İç içe 3 tabaka ya da gömlekten oluşmuştur:


– iç gömlek ;kana en yakın gömlektir ve iki bölüm kapsar: Endotel ve desteÄŸi;endotelin her bozunu, kan akışını bozar ve yerel trombozlara yol açar (pıhtılar oluÅŸumu);


– orta gömlek; iç gömlekten esnek ve yoÄŸun bir iç zar ile ayrılır; esnek ve kassal liflerden oluÅŸtuÄŸundan damarın yumuÅŸaklığını, direncini ve esnekliÄŸini saÄŸlar. Esnek bir dış zar, iç gömleÄŸi en dış gömlekten ayırır.


– dış gömlek, atar damar ile içinde bulunduÄŸu organ arasında baÄŸlantıyı saÄŸlar; atardamar çeperinin kendine özgü damarlanmasına olanak verilir


Değişik biçimler:


Atardamarların sertleşmesinin üç değişik biçimi vardır:


Atardamar sertliği:atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi; atardamarcık sertliği.


1) Atardamar sertliÄŸi (ateroskleroz):


Son derece ilerleyici bir olgudur;çok erken başlar. 25 yaşını aşmış herkeste az yada çok atardamar sertliği vardır. Bununla birlikte , klinik yansıma genellikle yaşamın sonuna doğru, dolaşım koşulları atardamar sertliği tarafından tehlikeye sokulduğu zaman belirir. Anatomik olarak hem bir sertleşme (hücreler arası maddelerin niceliksel artışı nedeniyle bir dokunun patolojik sertleşmesidir;genellikle yavaş gelişen ve gerilemeyen bir süreçtir) , hem de bir aterom (damarların iç gömleğine yağ kökenli maddelerin çökmesi ve birikmesi oluşumuyla kendini gösteriri.


Ateroma bağlı bozun:


Atardamar çeperinin iç gömleği düzeyinde oluşur ve 4 evrede gelişir:


– iç gömlekte yaÄŸ kökenli maddelerin çökmesi ve birikmesi;


– daha dayanıksız duruma gelen çeperin esnekliÄŸini yitirmesi ve sertleÅŸmesi ;atardamarın çapı küçülür; bu daralmadır (stenoz);


– çeperin ülserleÅŸmesi ve zayıflayarak kendiliÄŸinden ya da atardamar basıncı etkisiyle yırtılması;


– yaralar düzeyinde kan pıhtıları oluÅŸması: bu tıkanmadır (tromboz) .


2) Atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi (orta gömlek kireçlenmesi)


Atardamar sertleşmesinin yaşlılık tipi, yaşlı kişilerde görülür ve atardamarların sertleşmesi sürecinin evrelerinden biridir. Çeperlerinde kas bulunan atardamarların orta gömleklerinde önce yozlaşmalar, sonra kireçlenmeler – bazen de kemikleşmeler – belirlemesi biçiminde kendini gösterir. Daha çok erkeklerde görülür.


3) atardamarcık sertliği (arteriyoloskleroz)


Çok küçük atardamarların yani atardamarcıkların, iç gömleklerinde kalınlaşma ve endotellerinde aşırı gelişme sonucunda çaplarının daralmasıyla nitelenir.


Atardamar sertliği bozunlarının yerleşimi:


Bozunlar özellikle , atardamarların çatallanma yerlerine ya da daha kalın bir gövdeden bir atardamarın ayrılma yerine yerleşir:


– aort düzeyinde (kaburgalar arası atardamarların, böbrek atardamarlarının aorttan çıkış yerleri;karın aortu; kalça atardamarları çatalı);


– bacak atardamarları düzeyinde (uyluk atar damarı ve dinardı atardamarı);


– beyin atardamarlarında ve gözde aÄŸ tabaka atardamarında ;


– kalp atardamarlarında.


NEDENLER:


Atardamar sertliğin nedeni günümüzde hâlâ bilinmemektedir; ama ortaya çıkışını kolaylaştıran ve gelişimini hızlandıran koşullar saptanmıştır.


Ortaya çıkışını kolaylaştıran etmenler


1) Kalıtım:


Ünlü Fransız kalp uzmanlarından prof. Lenegre , 34 yaşında göğüs anjinine yakalanmış ikizler örneğini vermektedir; her ikisi de 2 yıl sonra kalp kası enfarktüsünde ölmüşlerdir. Bazı ailelerin atardamar sertliğine yakalanmaya yatkın olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, bu hastalığa kalıtımsal yatkınlıktan söz edilir.


2) Cins:


Erkeklerin kadınlara oranla atardamar sertliğine yakalanmaları olasılığı, hiç değilse 60 yaşından önce, daha çoktur. 40 – 50 arası bir yaş dilimi için atardamar sertliği hastalarının yüzde 90’ı erkektir. 60 yaşın ötesinde atardamar sertliği olasılığı, erkekler ve kadınlar için aynıdır. Bu gözlem, kadınların kanında dolaşan östrojennlerin yaşdönümünden önce atardamar çeperlerini koruduğu varsayılarak yorumlanır.


3) Tütün:


aterom oluşma olasılığını artırır.


4) Şişmanlık:


aynı biçimde bir tehlike etmenidir.


 


5) Yağ metabolizması bozuklukları:


Atardamarların iç gömleğine kolesterol çöker. Kan kolesterol çöker. Kan kolesterol düzeyi yükseldikçe, atardamar serliğinin gelişme tehlikesi fazlalaşır.


4) Şeker hastalığı:


Bir şeker hastasının atardamar sertliğine yakalanma tehlikesi fazlalaşır.


5) Atardamar yüksek basıncı:


Atardamar serliğinin hem nedeni, hem de sonucudur. Atardamarları dayanıksızlaştırır., kanama ya da ülserlerin oluşumunu hızlandırır.


TEDAVİ


Sorun koruyucu önlemlerin alınmasıdır.


Ateromun oluşturduğu ciddi atardamar hastalığı, iki grupta toplanabilen, ortaya çıkışı kolaylaştırıcı etmenlere bağlıdır. Önce cins ve kalıtım: Bunlar konusunda söylenecek şey yoktur. Aynı biçimde, çok ciddi bir hastalık olan şeker de bir yana ayrılmalıdır. Ama ikinci grupta etki edilebilecek etmenler vardır. Şişmanlıktan ve aşırı beslenmeden sakınılmalıdır. Kişi sık sık tartılmalı ve kilo alımı çok olduğu anda az yemelidir. Kalori bakımından çok zengin besinler bırakılmalıdır. Tıbbi gözetim altında beslenme rejimine başlamaktan kaçınılmamalıdır. Ayrıca organizmanın kolesterolü, bir yandan özellikle yağlar ve şekerlerden yapılır, öte yandan da beslenme ile alınır. Demek ki büyük ölçüde kolesterol alımı önlenmelidir. Kanda kolesterol düzeyi yükselmesine karşı savaşmak için başlıca iki silah vardır. Atardamar basıncı elden geldiğince sık gözlenmelidir. Atardamar yüksek basıncı, sonuçları ciddi olabilecek bir hastalıktır ve gecikmeksizin tedavi edilebilmesi için erken ortaya çıkarılması gerekir. Ama bu arada, yaşla birlikte atardamar basıncının normal olarak yükselebileceği unutulmamalıdır.


KALP ATARDAMAR YETMEZLİĞİ


Kalp kasının atardamar ağındaki bir kusura bağlı rahatsızlıkların tümüne , kalp atardamar yetmezliği denir.Kalp atardamar yetmezliği 3 grupta toplanabilir;çaba harcama sırasında gelen göğüs anjini ağrıları;kalp kası enfarktüsü;kalp yemezliğinin bir biçimi. Oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Fransa’da ölümlerin yüzde 40’ı kalp – damar hastalıklarındandır. Yani her yıl 150 000 kişi kalp kası enfarktüsünden ölmektedir.


Kalbin anatomisini kısaca anımsamak yararlı olacak . kalp kasının damarlaşma sisteminde sağda ve solda iki kalp atardamarı bulunur. Her kas bölgesi, yalnız bir tek atardamarcık ile damarlanır. Bu atardamarcık tıkanma durumlarında , onu ilgilendiren bölge artık damarlanmaz ve ölür. Kalp atardamarı kalp kasına oksijen ve şeker taşınmasına sağlar; gerçekten , kalbin çalışması arttığında oksijen gereksinimi de eş değerli olarak artar.


ATARDAMAR İLTİHAPLANMALARI


Atardamar iltihapları ya da bacakların tıkayıcı atardamar hastalıkları , bacak atardamarlarından birinin çapında küçülmeyle , bunun sonucu olarak da bu atardamar tarafından kanlanan alanlardan geçen kan miktarında bir azalmayla nitelenir.


Sık rastlanan ve 50 yaşına aşmış erkeklerde daha çok görülen hastalıklardır.


NEDENLER:


En sık rastlananıdır. Atardamar sertliğini , daha doğrusu ateromlu hastalığın bacak atardamarları düzeyinde yerleşmesine bağlıdır.


Atardamar sertliğinin anatomik bozunlarını ve göğüs anjinine ya da enfarktüsü yol açabilen kalp atardamarları düzeyine yerleşmelerine daha önce incelemiştik .


Atardamar daralmasına yol açan anatomik bozunlar , bacaklar düzeyinde de kalp atardamarları düzeyindekilerle aynı özellikler gösterirler. Atardamar iltihabının ortaya çıkışını kolaylaştıran etmenler , göğüs anjinininkilere benzer;


– atardamar yüksek basınç;


– ÅŸiÅŸmanlık;


– tütün kullanımı;


– kan kolesterol düzeyi yüksekliÄŸi;


– ÅŸeker hastalığı.


Bunun dışında , erkeklerin hastalığa yakalanma tehlikesi kadınlardan fazladır. Nitekim , atardamar iltihabı ve kalp damarları yetmezliğinin birlikte görülmesine sık rastlanır. Buna karşılık , atardamar iltihabının , beyin dolaşımını yetmezliğine yol açan beyin atardamarları düzeyinde ateromlu yerleşimle birlikte bulunması , daha az görülür. Böbrek atardamarları düzeyinde ateromlu bir yerleşmeyse , daha da seyrektir.


Ateromsuz atardamar iltihapları:


Ender görülürler.


Önemli bir bölümünü bürger hastalığa oluşturur. Bu hastalığın temel nedeni bilinmemekte birlikte, tütünün belirleyici rol oynadığı sanılmaktadır.


Bağdokusu hastalıkları grubuna giren kural dışı atardamar iltihabı nedenleri arasında şunlar sayılabilir:


– düğümlü periartrit


– lupus ;


– skleroderma


– romatizma kökenli yaygın atardamar iltihabı


TOPLARDAMAR İLTİHABI


Toplardamar iltihabı , ayak ya da baldır toplardamarından birinin içinde kan pıhtısı oluşmasıdır.


NEDENLER:


Oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Özellikle ameliyatlarda ve genel kural olarak yatağa bağlı hastalarda görülür.


3 grup ayırdedilir.


– kadın hastalıklarıyla ve doÄŸumla ilgili toplardamar iltihapları;


– ameliyat sonrası toplardamarı iltihapları;


– hastalığa baÄŸlı toplardamar iltihapları;


Kalp yetmezliği çekenlerde , trombozlar ( dolaşımda pıhtıların oluşması ) dolasıyle , toplardamar iltihaplanmaları çok sık görülür.


Toplardamar iltihabı özellikle 40 yaşından genç kadınlarda görülür. Bu yaştan sonra, erkeklerde ve kadınlarda toplardamar iltihabı görülme oranı aynıdır.


Şişmanlık ve ailede toplardamar iltihabı çeken kişiler bulunması , hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştırıcı etmenlerdir.


Tromboz oluşması trombositlerin bir toplardamar çeperinin bozuk bir notasında birbirlerine yapışmalarıyla açıklanır. Trombasitler kan pıhtılaşmasını kolaylaştırıcı maddeler taşırlar ve pıhtı büyüyerek , kan dolaşımının normal olarak yapılmasını engeller. Dolasıyle , başlangıçta damar çeperindeki bir bozukluk , pıhtı oluşmasını kolaylaştırır.


Ameliyat sorası toplardamar iltihapları şu bölgelerin ameliyatlarını geçirmiş hastalarda açığa çıkar:


– küçük leÄŸen ( fi brom, prostat )


– karın (mide , fıtık , apandisit , dalak )


– göğüs;


– kırıklar ( kırık nedeniyle ameliyat olmuÅŸ kiÅŸilerde , çoÄŸunlukla alçıya alınan bölgede toplardamar iltihapları , önceden toplardamar iltihabı eÄŸilimi olan kadınlarda doÄŸum sonrasında , sezaryen sonrasında , ender olarak da düşükler sonrasında ortaya çıkarlar.


Hastalığa bağlı toplardamar iltihapları bazı kanserin , frengi ya da damla hastalığı gibi sürügen hastalıkların , tifo ve septisemiler gibi ive gen hastalıkların evrimi sırasında görülebilirler.


Ama özellikle , ikili kapak bozuklukları , kalp yetmezliği , kulakçık fibrilasyonu kalp kası enfarktüsü hastalılarının toplardamar iltihapları bu gruba girer. Yatağa bağlı herhangi bir kalp hastasında ortaya çıkabilirler. Gerçekten , hareketsiz uzanma durumu , bir toplardamar iltihabının ortaya çıkışında en elverişli koşuldur.


 


Toplardamarda kan göllenmesi oluşur ve bu göllenme , kanda pıhtılaşma yeteneğinin artmasına bağlı olarak , toplardamar dolaşımını engelleyen bir pıhtının oluşmasını kolaylaştırır.


ATARDAMAR YARALANMALARI


Atardamar yaralanması , her zaman ciddi ve hemen tedavi edilmesi gereken bir olaydır. 2 önemli ağır basar: kan yitiminin bolluğu; yara aşağısındaki dokuların kan dolaşımının durması nedeniyle zarar görmesi.


NEDENLER:


Atardamar yaralanmalara , ya düzgün kenarlı yaralar oluşturan kesici ya da batıcı araçlar ( bıçak , şiş ) ya ateşli silahlar ( kurşun obüs parçaları ) , ya açık kemik kırıkları ya da değişik yaralayıcı etkenler ( sopa , ayak darbesi , çarpışma ) yol açar; çoğunlukla , atardamar çeperinde yırtılmalar ve ezilmelerle birlikte görülürler.


TOPLARDAMAR YARALANMALARI


Atardamar yaralanmalarından daha ender görülürler ve daha az ciddidirler.


Yalnızca büyük toplardamar gövdelerinin ( söz gelişi boyun , uyluk toplardamarı ) yaralanmaları ölümle sonuçlanabilir.


NEDENLER:


Nedenleri bir yaralanma , bir darbe , açık kırık , yüzeysel varis yırtılması olabilir.


KALP YARALANMALARI


Ender , ama ciddi bir olaydır; bütün göğüs yaralanmalarında kalp yaralanmasında kuşkulanmalıdır.


Hemen ameliyat gerektiği açıktır.


NEDENLER:


Göğüs yaralanmalarının yüzde 5 – 10 ‘unda kalp yaralanmalarına rastlanmaktadır.


Ateşli ve kesici , delici silahların yol açtığı yaralanmalar en sık nedendir.



Kalp ve Damar Hastalıkları