21 Ekim 2013 Pazartesi

Sitokinler Nedir

Monositler,makrofajlar ve lenfositler tarafından salgılanan ve immün sistem hücrelerinin proliferasyonunda ve farklılaşmasında rol oynayan ve hücreler arası iletişimi sağlayan maddelerdir.Bunlardan lenfositler tarafından üretilip salgılananlara lenfokinler ve monositler ile makrofajlar tarafından üretilip salgılananlara monokinler denilir.


Sitokinlerden  interferonlar ve interlökinler melanoma,böbrek kanseri ve diğer kanser türlerinde bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla kullanılırlar.Yan etkileri:yüksek ateş,üşüme,yorgunluk ve ağrıdır.

Sitokinler konusunda yapılan araştırmaların sayısı son on yılda büyük artış gösterdi. Araştırmacılar genetik mühendisliği tekniklerini kullanarak bu proteinleri büyük miktarlarda üreterek ilaç olarak kullanımları üzerinde çalışmaya başladılar.



Sitokinler Nedir

İnsanda Sindirim Sistemi

Sindirim sistemi görevlerine farklı bölgelere ayrılır;


İnsanda sindirim, bir seri özelleşmiş bölgelerden meydana gelen bir borudan oluşur.


   Besin çeneler, dişler dilin hareketi ile ağızda, daha küçük parçalara bölünerek çiğnenir. Sindirim borusunu kaplayan tabakanın aşınmasına engel olmak için besin, tükrük ile karıştırılıp kaygan ve ıslak hale getirilir. Dil besinin karıştırılmasına yardım eder ve besini ağız boşluğunu gerisine iter. Sonra besin yutulur ve boğazdan aşağı, yemek borusuna gelir. Soluk borusu yemek borusuna çok yakındır. Besinin soluk borusuna ve gırtlağa girmesi gırtlak kapağı ile önlenir.


   Besin, yemek borusundan mideye gelince, enzim salgılaması ve mide duvarı kaslarının kuvvetli kasılmaları başlar. Böylece besin midenin salgısıyla karışır. Bu karışmadan sonra kimus olarak adlandırılan yarı sıvı bir kitle haline gelir. Bu karışıma ince bağırdsakta tekrar sindirim enzimleri ilava edilir ve küçük moleküllerin daha küçük moleküllere parçalanması tamamlanır. Sindirilmiş besin molekülleri, ince bağırsağın duvarından kılcal damarlara emilir.Sindirim tamamlandıktan sonra sindirilmemiş maddeler kalın bağırsağa geçer ve anüs yoluyla dışarı atılır.


   Sindirim borusunun her bölgesinde görev yapan sindirim enzimleri saldı hücreleri tarafından meydana getirilir. Bu enzimlerden bazıları mide duvarının hücreleri tarafından, bazıları da ince bağırsak hücreleri tarafından salgılanır. Bazı enzimler ve sindirimde gerekli diğer maddeler de sindirim sisteminin değişik kısımlarından küçük kanallarla bağlı olan sindirim bezleri tarafından salgılanır. Örneğin; tükrük bezleri ağızda besinle karışan tükrük salgılar. Pankreas ve karaciğer de safra kanalı yoluyla ince bağırsağa taşınan maddeleri salgılarlar.


   Besin, sindirim borusu boyunca, borunun duvarındaki kasların dalgalı bir şekilde kasılıp gevşemesiyle yol alır. Sindirim borusunun bu dalgalı hareketine peristaltis denir. Besinin yemek borusundan mideye, mideden ince bağırsağa geçişini halkasal kaslar kontrol eder. Besin, kasların kasılması ile alttaki gevşemiş kısma geçer. Sonra bu gevşemiş kısım kasılır ve besini daha aşağı doğru iter. Bu dalgalar serisi besini bir bölgeden diğerine geçirir. Sindirilmemiş maddelerin anüsten geçişi halka şeklinde diğer bir kas tarafından kontrol edilir.


Karbonhidratların sindirimi;


Karbonhidratların çoğu vücuda nişasta, glikojen ve komplex şekerler şeklinde girer. Bu bileşikler, glikoz gibi basit şekerlerden oluşur. Nişasta ve glikojen birçok glikoz moleküllerinin bağlanmasıyla oluşan çok büyük moleküllerdir. Çay şakeri olan sakkaroz komplex bir şekerdir. Sakkaroz moleküllü iki adet altı-karbonlu şeker molekülünün bağlanmasından meydana gelir.


   Besin olarak hayvan vücuduna giren enerji kaynaklarının başında karbonhidratlar bulunur. Karbonhidratlarda bulunan enerji, nişasta ve komplex şekerin glikoza parçalnması sonucu hücreler tarafından kullanılacak hale gelir. Karbonhidratların sindirimi, sindirim sisteminin iki bölgesinde, ağız ve ince bağırsakta olur.


   Karbonhidrat sindirimi, tükrükteki bir enzimin etkisiyle başlar. Bu enzim amilazdır. Amilaz nişastayı etkiler. Amilazın dahil olduğu enzim grubuna karbohidraz denir.


   Amilaz nişasta molekülündeki bağları parçalar ve bu parçalanma sonucu meydana gelen maddelere tükrüğün su moleküllerini etkiler.


                                    Amilaz  


         Nişasta + su   ————–æ  Şeker (Maltoz)


   Enzim ortamın asit veya baz (pH) konsantrasyonuna göre etkili olur. Tükrükteki amilaz yalnız bazik ortamda etkilidir. Mide öz suyu çok asitlidir. Amilazın faaliyeti asitli ortamda durduğu için, midada nişastanın sindirimi yapılmaz. Karbonhidrat sindirimi ince bağırsakta tamamlanır. Amilaz enzimiyle meydana gelen maltoz daha sonra ince bağırsakta özel bir enzimle glikoza parçalanır. Ağızda parçalanan nişasta pankreastan gelen amilazın etkisiyle ince bağırsakta sindirilir.


   Karbonhidratların çoğunun sinidiriminde son ürün glikozdur. Glikoz hücrelerin solunumunda kullanılır. Bazı karbonhidratlar sindirildildiği zaman beş karbon atomuna sahip şekerler meydana gelir.


 


Proteinlerin sindirimi midede başlar;


   Dr.William Beaumount tarafından yapılan bir seri araştırma, mide salgılarının besinleri sindirmeye yardımcı olduğu göstermiştir. Proteinin  sindirimi iki evrede meydana gelir. Birincisi midede, ikincisi ince bağırsakta olur.


   Besin mideye girdiği zaman ağızdaki tüktük bezlerinin salgılarından dolayı pH’ı baziktir. Fakat büyük protein moleküllerinin parçalanması için asit bir ortam gereklidir. Mide duvarındaki salgı hücrelerinin bazılarının HCI salgılaması mide enzimlerinin etkisiyle protein sindirimini başlatır. Midedeki proteinaz enzimine pepsin denir.


   Salgı hücreleri tarafından salgılanan HCl’nin yoğunluğu fazla ise canlı dokular için zararlı olabilir. Mide duvarı hücrelerinin bundan zarar görmemesinin sebebi salgılanan asitin midedeki besin karışımı tarafından hemen seyreltilmesinden dolayıdır. Mide duvarındaki bazı hücreler devamlı olarak mukus salgılarlar. Mukus mide duvarını kalın bir tabaka halinde kaplayarak hücreleri asitten korur. Midede asiti seyreltecek besin bulunmazsa, mide hücreleri zarar görebilir.


   Besin mideye girince , bazı hücreler gastrin denilen bir hormon çıkarmak için uyarılır. Bir kimyasal haberci gibi hareket eden gastrin kan dolaşımına girer ve HCl sağlayan diğer mide hücrelerini uyarır. Bazen midede asit salgılanmasını kontrol eden mekanizma bozulur. Besin bulunmadığı zaman da asit salgılanabilir ve mide duvarındaki bir bölge aşınabilir. Bu şekilde yaralanmış kısma ülser denir.


   HCl midede büyük moleküllerin parçalanması için gereklidir. Protein moleküllerinin peptit bağlarını parçalayan enzim pepsindir. Pepsin hücreler tarafından pepsinojen olarak adlandırılan etkisiz şekilde salgılanır ve sonra HCl pepsinojeni etken pepsine dönüştürür.


   Midenin salgı hücreleri tarafından pepsinojen salgılanması gastrinin etkisiyle kontrol edilir. Gastrin HCl salgılanmasını kontrol eden hormondur. Daha sonra pepsinojenin pepsine dönüşü pepsinin çok az miktardaki molekülleri ile hızlandırılır. Böylece midede besinin varlığı ile gastrinin salgılanması, HCl’in meydana getirilişi ve pepsinojenin  pepsine dönüştürülmesi birbiri ile ilgili olaylardır. Mideye besin girişi, sindirim basamaklarından birinin başlamasına sebep olur.


   Pepsin büyük protein moleküllerinin peptit bağlarını parçalayarak bunun daha küçük polipeptit moleküllerine ayırır. Bu küçük polipeptit molekülleri birbirleri ile bağlanmış çok sayıda amino asitleri kapsar. Daha ileri parçalanma ile bütün peptit bağlarının kopması ince bağırsakta olur.


Proteinlerin sindirilmesi ince bağırsakta tamamlanır;


Besin bir asit kitle halinda mideden ince bağırsağın üst kısmına girer. Bu bölgeye duodenum veya oniki parmak bağırsağı denir. Pankreasın salgıladığı bir madde asit besini bazik yapar. Bağırsaktaki enzimlerin etkili olması için besinin bazik olması gerekir. İnce bağırsakta besin olmadığı zaman hemen hemen hiç salgı salgılamaz.


   İnce bağırsağa giren besin, ince bağırsağın hücreleri tarafından sekretin olarak adlandırılan bir hormonun salınmasına sebep olur. Bu hormon, kan dolaşımına girer, pankreasa gelir ve pankreasın enzim salan bezlerini uyarır.


   Besin karışımını asit durumundan bazik duruma getiren maddelerden başka pankreas öz suyu tripsin adlı kuvvetli bir enzim daha kapsar. Tripsin, tripsinojen olarak adlandırılan etkisiz bir şekilde ince bağırsağa girer. Tripsinojen bağırsakta etken tripsine değişir. Bu değişme, yalnız bağırsakta besin mevcut olduğu zaman teşekkül eder. Böylece ince bağırsağın iç duvarındaki hücreler enzimden dolayı zarar görmezler.


   Tripsin, mideden gelen polipeptitlerin peptit bağlarını parçalar ve midede pepsinle parçalanamayan diğer büyük protein moleküllerine de etki eder. İnce bağırsağın duvarlarındaki salgı hücreleri peptit bağlarını da parçalayan enzim salgılarlar.Protein sindiriminin son ürünü amino asitlerdir.


Yağların sindirimi;


Yağlar ince bağırsakta sindirilir. Karbonhidratlara ve proteinlere benzemeyen yağlar su ile karışmazlar. Enzimler yağ damlacığının yalnız yüzeyindeki yağ moleküllerine etki edebilir. Büyük yağ damlaları daha geniş bir yüzey sağlamak amacıyla daha küçük parçalara, ayrılırlar. Böylece yağ sindiren enzimlerin etkisi arttırılmış olur. Parçalanma karaciğerin öd olarak adlandırılan yeşil-sarı salgısında bulunan öd tuzları ile tamamlanır.Öd ince bağırsağa öd kanalı ile gelir.


   Öd, yağ moleküllerinin sindirim için herhangi bir enzim kapsamaz. Yağları sindiren enzim olan lipaz, pankreas özsuyunda bulunur. Bu enzim yağları yağ asitlerine ve gliserole parçalar. Yağ asitleri ve gliserol karbonhidratlar bulunmadığı zaman vücut tarafından kullanılan enerji kaynağıdır. Besin hayvanlarda ve bitki tohumlarında yağ şeklinde depo edilir.


Sindirilen maddelerin emilmesi;


Proteinlerin, nişastanın ve yağların sindirilmesinin son ürünleri amino asitlaer, basit şekerler, yağ asitleri ve gliseroldür.


   Sindirimin bu son ürünlerin ortak öellikleri şunlardır:


3Hücre zarından geçebilecek kadar küçük moleküller.


3Hücrelerin enerji elde etmek için kullanabilecekleri moleküllerdir.


3Hücrelerin kendi yapılarını yenilemek için kullanabilecekleri molekül çeşitleridir.


   Bu küçük moleküller ince bağırsağın duvarındaki hücrelerden geçerler. Bağırsağın iç yüzeyi milyonlarca, küçük dışa doğru büyümüş    tümür (villus) olarak adlandırılan çıkıntılarla büyük ölçüde genişletilmiştir. Her tümür kılcal damar ve lenf damarı kapsar. Basit şekerler, amino asitler, gliserol, mineraller ve vitaminler tümürlerin hücrelerinden geçerler ve kılcal damarlara girerler. Yağların sindirim ürünleri de tümürlern hücrelerinden geçerler. Fakat kılcal damarlar yerine lenf damarlarına girerler. Lenf damarları tarafından yağların emilmesinde öd tuzları yardımcı olur. Lenf damarları yağ asitlerini kan dolaşımına getirir.


   Kan sindirim ürünlerini hücrelere taşır. Moleküller hücre içinde, ya enerji meydana getirmek için parçalanırlar ya da organizmanın yenilenmesi ve büyümesinde gerekli olan maddeleri sentezlemek için tekrar bir araya gelirler.


Kalın bağırsak suyun çoğunu emer;


Sindirilemeyen besinler ince bağırsağa peristalsik hareketlerle geçer. Kalın bağırsakta bulunan birçok bakteriler bazı vitaminlerin, gazların ve diğer bileşiklerin meydana gelmesinde rol oynarlar. Emilen vitaminler vücut tarafındankullanılırlar. Sindirilemiyen besin ilerlerken suyun çoğu kalın bağırsağın duvarları tarafından geri emilir. Kısmen katılaşmış ve suyu emilmiş artıklar dışkı olarak adlandırılır. Dışkı anüsten dışarı atılır.



İnsanda Sindirim Sistemi

Sindirim Sistemleri

SİNDİRİM ŞEKİLLERİ:


Sindirim kimyasal bir olaydır;


Sindirim, büyük komplex besin maddelerinin hücreler tarafından kullanılabilmesi için basit moleküllere parçalanması olayıdır.Sindirim hidroliz ile olur.Kimyasal bir olay olan hidroli de büyük besin molekülleri su ile reaksiyona girerek daha küçük moleküllere ayrılır. Besinlerin büyük bir kısmı karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerden meydana gelir. Bu farklı yapıdaki büyük moleküller, hidrolizi hızlandıran sindirim enzimleri ile kimyasal reaksiyonlara girerler. Besinler arasında su gibi küçük moleküller, mineraller ve mitaminler de vardır.


   Besinin sindirilmesiyle meydana gelen daha küçük moleküllerden bazıları organizmanın hücreleri tarafından hemen kullanılmayabilir. Bu moleküller daha sonra kullanılmak üzere dokularda depo edilir. Hayvanlarda yedek besinler büyük karbonhidrat molekülleri olan glikojen ile yağlardır. Genellikle bitkiler, yedek besinlerini nişasta şeklinde depo ederler. Nişasta kök, tohum ve meyvelerde bulunur. Yer fıstığı, hindistan cevizi, hint yağı gibi bitkiler yağ moleküllerini tohumlarında depo ederler. Depo edilen yedek besinler hücreler tarafından kullanılabilmeleri için tekrar daha basit maddelere parçalanırlar.


Hücre içi ve hücre dışı sindirim;


   Genel olarak bitkilerin özelleşmiş sindirim organları yoktur. Bununla beraber bitkiler böcekleri yakalar ve onları yaprakları içindeki özel oyuklarda sindirebilirler. Böcek bitkinin yaprakları arasında hapsedildikten sonra, yapraktaki özel oyuklar içine salgılanan enzimlerle sindirilir. Bu olay hücre dışında yer aldığı için hücre dışı sindirimi olarak adlandırılır.


   Bazı yeşil olmayan ilkel bitkiler de hücrenin dışına besini sindiren enzimler çıkarırlar. Ekmek küfü ve akrabaları çürümekte olan bitki ve hayvansal maddeleri sindirirler. Bu küf mantarı besini sindirebilmek için hücrenin dışına difüzyonlar enzimler salgılar ve sonra sindirilen maddeleri hücre içine alır. Çürümekte olan odun küfle örtülür. Bu küf mantarları organik maddelerin çürümesine yardımcı olur. Böyle küf mantarlarının faaliyetleri ile toprak zenginleşir. Diğer küf mantarları sebze ve meyvelerin çürümesine ve bozulmasına sebep olurlar.


   Dış çevre, hücre hayatı için gerekli olan değişik maddeleri kapsar. Hücrenin dışındaki bu maddeler küçük moleküller, büyük molekül grupları şeklinde olabilir.


   Ortamda bulunan küçük moleküller hücreye difüzyonla girer. Örneğin; aminoasitleri, şekerler, mineraller, su ve oksijen hücre içine difüzyonla alınır. Fakat daha büyük moleküller hücreye difüzyonla giremez.


   Bazen hücrenin iç yüzeyi bir küçük boşluk meydana getirmek üzere içeri doğru çöker. Hücrenin çevresindeki sıvının bir kısmı bu oyuk içine girer. Bu sıvıda büyük moleküller bulunabilir. Oyuğun kenarları hücre içinde bir kese meydana getirmek üzere birbirine yaklaşır ve birleşir. Böylece büyük molekülleri kapsayan sıvı hücre içinde kalır ve sitoplazmadan bir zarla ayrılır. Sitoplazmadan bir zarla ayrılmış sıvı dolu böyle bir keseye koful denir. Birçok hücreler pinositoz denen bu olay ile büyük molekülleri içlerine alabilirler.


   Bazı hücreler de çıkardıkları uzantılarla katı besin parçacıklarını içlerine alırlar. Buna fagositoz denir. İnsan kanındaki akyuvarlar da amipin besini sarıp sindirdiği yolla bakterileri çevirir ve yutarlar.


   Terliksi hayvan gibi protistler besinleri almak için özel bir yapıya sahiptirler. Hydra veya sünger gibi basit çok hücreli hayvanların vücut boşluğunu kaplayan hücreler de katı besin parçalarını alırlar.


   Hücre içi tarafından alınan büyük moleküller ve katı parçacıklar enzimlerle sindirilirler. Buna hücre içi sindirimi denir. Hücrede oluşan enzimler, sindirimin yapıldığı besin kofullarına salgılanır. Sonra küçük moleküller kofulun zarından hücrenin sitoplazmasına geçer.


Çok hücreli organizmaların özel sindirim sistemleri;


   Çok hücreli hayvanlarda besin özel borular veya boşluklarda sindirilir. Örneğin; Hydra’nın özel hücreleri, besinin sindirildiği vücut boşluğuna enzimler salgılar. HydraNın vücut boşluğu yalnızca bir açıklık kapsadığı için sindirilemeyen maddeler, aynı açıklıktan dışarı çıkarlar.


   Yassı solucanların sindirim boşlukları daha karışıktır ve bunların da tek bir açıklıkları vardır. Yutak olarak adlandırılan kaslı organ, katı besinleri alır. Besin kollara ayrılarak vücudun her tarafına yayılan sindirim boşluğunda sindirilir.


   Daha büyük hayvanlarda sindirim, iki açıklığı olan sindirim borusu içinde olur. Besinler bu borunun ön ucunda bulunan ağızdan girer, sindirilemeyen maddeler ise arka ucundaki anüsten dışarı çıkar.


   Daha komplex hayvanların sindirim borusu özel görevleri olan farklı bölgelere bölünmüştür. Bu özelleşme hayvanın yediği besin çeşidine dayanır. Örneğin; sümüklü böcekler ve bunların akrabaları, sindirim boruların üst kısmında besinleri küçük parçalara ayıran sert, törpü gibi bir yapıya (radula=dişli dil) sahiptir. Yüksek omurgalılarda ise besini çiğnemek için çene dişler vardır.


   Yassı solucanlarda olduğu gibi yutak ,besinleri nemlendirici bir salgı ile karıştırır ve aşağı doğru iter. Toprak solucanlarının sindirim borusu, besinleri depo eden ve kursak denilen genişlemiş bir bölge kapsar.Kuşlar besinlerini kursaklarında depo edrler. Besin kursaktan kaslı bir organ olan  ve besin parçacıklarınıo daha küçük parçacıklara öğüten katı içine alır. Kuşların yuttuğu kum ve küçük taşları öğütme işine de yardımcı olur.


   Toprak solucanında bağırsak, sindirim enzimlerinin salgılandığı bir bölgedir. Bu enzimler bağırsağın iç yüzünü kaplayan hücreler tarafından salgılanır. Daha komplex hayvanlar, sindirim borusuna sindirim enzimlerini salgılayan ve sindirim bezleri olarak adlandırılan özel organlara sahiptir. Karideste hem sindirim enzimlerini salgılayan hem de besinleri depo eden bir organ vardır. Örümcekte salgı bezleri bağırsağın çevresinde yer alır. Omurgalılarda, enzim salgılama işini pankreas üzerini almıştır. Karaciğer de küçük yağ küreciklerini daha küçük parçalara ayıran kimyasal maddeler salgılar.


   İnce bağırsak, sindirimdan sonra küçük besin moleküllerinin emilmesinde görev alan önemli bir organdır. Genellikle bağırsağın yüzeyi, emme alanını genişletmek amacıyla çok sayıda çıkıntılara sahiptir. Hayvanlarda bağırsak birçok kılcal damarla donatılmıştır. Böylece besin molekülleri kana geçerek vücut hücrelerine taşınır.



Sindirim Sistemleri

18 Ekim 2013 Cuma

Sigaranın Zararları Nelerdir

Sigaranın Zararları Nelerdir


sigara tütünün kağıda sarılması ile yapılan kullanan kişi ve kişilerde yüksek derecede bağımlılık yapan, kişide hastalıklara yol açan ve çevresine de ciddi zararlar verebilen, içinde nikotin, katran ve birçok bilinmeyen zararlı maddeyi, barındıran bir maddedir.


dünya sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre her 3 insandan bir kişi sigara kullanmaktadır. Bu sebeple DSÖ’nün verilerine göre sigara ülkemiz de başta olmak üzere dünya çapında ciddi bir Problem oluşturmaktadır. Günümüzde sigaranın zararları insanlar tarafından biliniyor olmasına rağmen yine de günden güne sigara kullanımı artmakta, daha önceki yıllarda erkek popülasyonunda çoğunluk görülmesine rağmen şuan da kadınlarda da bu oran fazlasıyla artmaktadır.


Sigara kişilerde birçok hastalıklara sebep olmaktadır. Ülkemizde ve dünyada tam olarak tedavisinin bulunamadığı kanser başta olmak üzere kalp damar hastalıkları, amfizem, kronik obstrüktif Akciğer hastalığı (KOAH), solunum yetmezliği, kalp yetmezliği, kronik Baş Ağrısı ve daha birçok hastalığın temel nedenleri arasında sigara yer almaktadır.


Sigaranın sebep olduğu akciğer hastalığı nedeniyle insanlar hayatlarını kaybetmekte ve kanser çeşitleri arasından en çok yayılımı akciğer ca göstermektedir. Bu yüzden akciğer hastalığına yakalanan insanların kurtarılması çok zor bir durumdur.


Sigara içen insanlarda kalp damar tıkanıklıkları görülmektedir. Sigaranın kalbe giden ve kelpten çıkan damar ya da damarları tıkaması sonucu Kalp krizi dediğimiz durumun meydana gelmesi, Ameliyat, kalp kapağı rahatsızlıkları ve kalp yetmezliklerine kadar giden sorunlara yol açmakta ve insanlar acı çekerek yoğun bakımlarda hayatlarını kaybetmektedirler.


Sigaranın zararlarından olan solunum yetmezliği de kişilerin hastanelerde hatta evlerinde bile solunum cihazına ya da Oksijen veren maskelere bağımlı yaşamalarına neden olur. Bu da kişinin yardıma muhtaç bir şekilde ve nefes almak için mücadele vermesine neden olmaktadır.


hamilelik sırasında sigara içilmesi durumunda bebeğin Sakat doğması, down Sendromu ya da bağışıklık sistemi düşük bir bebeğin düny Aya gelmesine sebep olur. Bu sebeple hamilelik sırasında sigara içmemek gerekmektedir.


Sigara ciddi derecede bağımlılık yapmaktadır. Sigaranın zararları arasında sadece sigara içen kişiye değil, yanında bulunanlara da ciddi zararlar vermektedir.



Sigaranın Zararları Nelerdir

9 Ekim 2013 Çarşamba

Koroner Arter Ektazisi Nedir

Tanım: Koroner damarların bir bölümünün komşu normal koroner damar çapına göre bir buçuk kattan daha geniş olması koroner ektazi (KE) veya anevrizmal koroner arter hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Patolojik genişleme diffüz olarak tüm bir damarı tutabileceği gibi lokalize de olabilir. Genişleme tüm bir damarı tutuğunda ektazi olarak tanımlanması daha uygundur.


Epidemiyoloji: KE insidansı bu konuda yapılmış olan ve 4993 koroner anjiyografinin incelendiği geniş kapsamlı bir çalışmada %1.4 olarak bildirilmiştir. Sağ koroner arter (RCA) %40 oranında en sık tutulan damar olup bunu sirkumfleks (Cx)’de %34, sol ön inen arter (LAD)’de %29 oranda takip etmektedir (4). 1125 koroner anjiyografinin incelendiği bir başka çalışmada ise KE insidansı  %6  olarak bildirilmiştir,  bu çalışmada KE saptanan hastaların %88’i erkekti. KE  %47 RCA,  %30 Cx,  %21 LAD,  %2 LM de saptanmış, hastalıktan sıklıkla proksimal segmentler etkilendiği bildirilmiştir (10).


Etiyoloji: Çeşitli yayınlarda KE’nin izole konjenital lezyon (11) olabileceği gibi, koroner ateroskleroz (12), sifilis (13), konjenital kalp hastalıkları (14), skleroderma (15), poliarteritis nodosa (16), Ehler-Danlos sendromu (17), bakteryel enfeksiyon (18), Kawasaki sendromu (19) ile birlikte olabileceği de bildirilmiştir. Bazı çalışmalarda ise sistemik hipertansiyon ile birlikte anevrizmal koroner arter hastalığı insidansının yüksek olduğu bildirilmiştir (3,5). Hiperlipidemi ve KE arasındaki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada; 197 ailesel hiperkolesterolemisi olan asemptomatik hasta grubu ile 198 ailesel hiperkolestorelemisi olmayan, yaş ve cins uyumu olan iki grubun karşılaştırılmasında; ailesel hiperkolesterolemisi olan grupta KE %15, kontrol grubunda %2.5 olarak saptanmıştır. KE’nin erkeklerde kadınlara göre üç kat daha sık saptandığı bu çalışmada; yaş, hipertansiyon, sigara ve ırkın ektazi gelişmesinde rolü olmadığı; düşük HDL kolesterol ve yükselmiş LDL/HDL oranı ile ektazi oluşumu arasında ise pozitif bir  ilişki saptandı. Bu çalışmanın sonuçları lipoprotein metabolizmasındaki bozukluğun KE gelişmesinde rolü olabileceğini düşündürmektedir (20). Genda ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada ise lipoprotein düzeyleri ile KE arasında ilişki saptanmadı (21). Markis ve arkadaşları da koroner arter hastalığı olmayan fakat KE saptanan hastaların ailelerinde sık koroner arter hastalığı ( KAH ) hikayesinin olduğunu; bu hastalarda anormal elektrokardiyogram, miyokard infarktüsü hikayesi, hipertansiyon sıklığını kontrol grubuna göre daha yüksek saptadılar (5).


3900 koroner anjiyografinin değerlendirildiği bir çalışmada; KE ile birlikte kritik darlığı olan hasta grubu, izole KE saptanan hasta grubu ve KE olmayan önemli koroner arter hastalığı olan hasta grupları arasında, hiperlipidemi, hipertansiyon, diabetes mellütüs sıklığı bakımından fark saptanmadı. Bu çalışmada KE’nin her iki cinsde eşit sıklıkta olduğu ve  sigaranın  KE için risk teşkil etmediği tespit edildi (22).


Uzun süre ”herbisid” lere maruz kalma ile KE gelişimi arasında ilişki olabileceği yönünde kanıtlar vardır. Retrospektif bir incelemede Avusturalya’da uzun süre herbisid spreylere maruz kalan genç çiftçi erkeklerde KE sık olarak saptanmıştır (23). Bu herbisidler 2,4,5-T (trichlorophenoxyacetic acid), 2,4-D (dichlorophenoxyacetic acid) veya asetil kolinesteraz inhibitörü içermektedir. Uzun süre bu ajanlara maruz kalma, kronik olarak asetil kolinin koroner intertisyumunda  yüksek konsantrasyonda kalmasına sebeb olmaktadır. Asetil kolinesteraz enzimi asetil kolini, kolin ve asetata parçalamaktadır. Bu yüzden asetil kolinesteraz inhibitörleri asetil kolinin koroner intertisyumda fokal olarak yükselmesine sebeb olmaktadır. Asetil kolin, nitrik oksidin potent bir stimülatörü olarak bilinmektedir . Herbisidler bu yüzden koroner intertisyumun çeşitli bölgelerinde nitrik oksid seviyesinin yükselmesinden sorumlu olabilirler. Nitrik oksid ise guanilat siklaz yolu ve endoplazmik retikulumdan kalsiyum salınımı ile düz kaslarda releksasyona sebeb olmaktadır.


Koroner ektazinin  sınıflandırılması: Markis ve arkadaşları KE’yi, tutulan damar segmentlerine göre dört gruba ayırmışlardır .Bu sınıflandırmaya göre:


Tip1: İki  veya daha fazla  damarda diffüz ektazi


Tip2: Bir damarda diffüz ektazi, diğer bir damarda lokalize ektazi


Tip3: Bir damarda diffüz ektazi


Tip4: Bir damarda lokalize ektazi



Koroner Arter Ektazisi Nedir

8 Ekim 2013 Salı

Allerji Nedir Nasıl Tedavi Edilir

Mekanizma , semptomlar ve görülme sıklığı


Gerçek gıda aşırı duyarlılığı veya allerji , immunolojik mekanizmaları ilgilendiren ters gıda reaksiyonudur. Gıda allerjileri , gıda proteinleri ile reaksiyonlarda immunoglobulinler olarak bilinen özel antikorların üretimi ile başlar.Vücut , virüsler ve bakteriler gibi yabancı istilacılara karşı onun düzenli savunma sisteminin bir parçası olarak antikorları üretir . Bazı bireylerde bağışıklık sistemi bir çok farklı çevresel maddelere ( polenler, ev hayvanlarının tüyleri, böcek zehirleri veya gıdalara ) karşı immunoglobulin E ( IgE ) denen özel bir antikoru meydana getirmek için harekete geçer. Genel immunolojik mekanizmalar , arı sokmaları veya penisiline karşı allerjik reaksiyonlara benzeyen allerjik gıda reaksiyonları oluşturabilirler.


Mekanizma


Gıdalara allerjisi olan bireylerde , IgE , gıda proteinlerine karşı üretilir ve IgE kan içinde dolaşır. Mast hücreleri veya basofiller olarak bilinen bazı hücrelere ulaşır ulaşmaz , IgE hücre yüzeyinde sabit kalır. Vücutta IgE’ nin büyük bir bölümü bu hücrelerde toplanır .IgE ile gerekli bilgiye sahip olan hücrelere duyarlı hale gelmiş hücreler denir . Mast hücreleri vücudun çoğu dokusu içinde vardır ve basofiller ise kanda mevcuttur. Allerjenler yenildigi zaman kısmen sindirilirler ve sağlam küçük parçaların dolaşım sistemi içine girmesine izin verilir. Kanda allerjenler basofil yüzeyi veya mast hücrelerine bağlı IgE ile temasa geçerler . Bu temas , hücreler içinde meydana gelen olayların bir dizisini oluşturur. İlk olarak histamin gibi etkili hücresel kimyasalların serbest bırakılması gibi .Bu kimyasallar allerjik reaksiyonların semptomlarından sorumludurlar. Semptomların ortaya çıkması bağırsak duvarının öbür tarafına allerjenlerin taşınmasına bağlıdır. İç organın içine girme, besin allerjeninin yapısına ve büyüklüğüne bağlıdır. Yemeden sonra allerjende olan değişiklikler ,iç organ geçirgenliği ( yaşa ve hastalığın daha önceden var olmasına bağlıdır) ve organ içindeki diğer antikorlar ile etkileşimlerdir . Düşünülen diğer faktörler allerjenin bir çok farklı miktarlarına karşı bireysel cevaplardır ; mast hücrelerinde veya basofillerde yeterli IgE bağlama ve aracılarla etkilenmiş organların hassasiyetinin açığa çıkması gibi . Gıdalarda anormal immunolojik cevapların diğer çeşitleri de oluşabilir. Bununla birlikte , gıda allerjileri içinde IgE ‘in dışındaki reaksiyonların rolü kanıtlanmamıştır.


Semptomlar


Allerjik gıda reaksiyonlarının yaygın belirtilerinin çoğu gastrointestinal ,dermal(cilt) ve solunum sistemine ilişkindir ve bu belirtiler , oradaki dokuların reseptörleriyle serbest kalmış aracıların etkileşimini gösterirler .Gastrointestinal semptomlar özellikle bebeklerde ve genç çocuklarda yaygındır . Semptomlar bulantı, kusma , ishal ve adalelerin kasılmasıdır . Deri reaksiyonları kaşınma, dil , diş etleri , ağız mukozası , yutak ve dudakların şişmesini içerebilir.Bir kronik tahrik edici deri hastalığı olan egzema(atopik deri iltihabı) , kuru , kolayca tahriş olan , şiddetle kaşınan deri belirgin özellikleri ile karakterize edilir. Ürtiker ( kurdeşen) ve deri iltihabı çok yaygın deri belirtileridir ve genel veya lokalize olmuş özellikte olabilirler.


Reaksiyonlar çok bireyci ve değişiktir ; İlk olarak , bazı bireylerde sorun çıkartan gıda gastrointestinal geniş alanından daha aşağıya inene kadar bir reaksiyon görülmezken , diğer bireylerin dudakları ve dillerinde yakın temas reaksiyonları görülebilir. Solunuma ilişkin semptomlar , üst solunum yolları darlığı ( allerjik besin reaksiyonlarında genellikle gırtlak şişkinliği yaratır ) ve orta solunum yolları darlığı mukus üretimi ve şişkinlik ile sonuçlanan bronkokonstrüksiyonun sonucu olarak ortaya çıkar. Astımın bazı gıdalara karşı oluşan allerjilerle bağlantısı vardır.


Anafilaktik şok , bir allerjik gıda reaksiyonunun çok ciddi belirtisidir , nadir, akut ve potansiyel ölümcül cevaptır.Önemli mast hücre degranulationu ile başlatılan şok reaksiyonun yaygın bir formudur ve organ sistemlerinin bir kaçını etkisi altına alabilir . Anafilaktik reaksiyonlar süratle ilerleyebilir , hafif semptomlarla başlar fakat kısa zamanda şok , kalp ve dolaşımın durması ile devam eder.


Görülme Sıklığı


Gerçek gıda allerjisinin görülme sıklığı, genel populasyonda görülenden muhtemelen daha azdır. Çalışmalar , gıdayı tutma ve yemeyle takip eden olumsuz reaksiyonlar gördüklerine inanan dört yetişkinden en az birinin allerjisi oldugunu gösterirken , pediyatrik populasyonun sadece % 4-6 sı ve gıdalara karşı allerjik reaksiyonlara tutulmuş olan yetişkin populasyonun % 1-2 si tahmin edilmektedir . Bununla birlikte , gerçek görülme sıklığı bilinmemektedir.


Gıda allerjisi , kültür ve yeme alışkanlıklarından da etkilenir. Örneğin , balık allerjisi diğer yerlere göre Japonya ve Norveç’te daha yaygındır çünkü bu ülkelerde balık tüketimi daha yüksektir . Gıdalara aşırı duyarlılığın tekrarlanması etnik grup ve sosyoekonomik sınıflara göre degişir . Gıdalara aşırı duyarlılığın sebepleri(etiyolojisi) , bir çok faktörü içine alır fakat genetik faktörlerin büyük rol oynadığı görülür. Çocuklar üzerindeki çalışmalar , bunlarda allerji riskinin bir ebeveynde allerji varken yaklaşık %50 , her iki ebeveynde var iken % 67-100 olduğunu göstermiştir .


Gıda allerjisinin tekrarlanması , bebeklik ve çocukluğun başlarında en yüksektir ve yaşın yükselmesiyle azalır . Yaşın 1,5 ve 3 seneleri arasında çok yoğundur . Araştırmalar , çocukların dörtte birinin ve yetişkinlerin, beslenme alışkanlıklarında allerjenden sakınmalarının 1-2 sene sonrası allerjenlerin bilimsel tepkimelerini kaybettiklerini ve bir kere reaktif olmadıkları belirnenince , beslenme alışkanlıklarından kaçınmaya ara verildiği zaman semptomlardan arınmış olduklarını göstermiştir . Semptomların ortadan kalkma oranları içindeki farklılıklar allerjen ve bireye bağlıdır ; örneğin, inek sütüne allerjisi olan çoğu çocuk sütün küçük miktarlarını tolere edebilir (3 yaşındaki çocuklar) , yumurta allerjisi 7 yaşından önce azalmaya egilimlidir . Fındıklara, baklagillere , balığa ve kabuklu deniz hayvanlarına allerjiler çok daha uzun bir zaman için sık sık bireylerin ömürleri süresince bir problem olarak kalmaya egilimlidir .


 


Gıda Allerjileri İçin Kullanılan Tanısal Testler


Ters gıda reaksiyonları immunolojik, immunolojik olmayan ve bilinmeyen faktörler tarafından meydana getirilebildigi için gıda allerjilerinin tanısı karışıktır. Gıda allerjisini doğrulama çok dikkatli tıbbi değerlendirme gerektirir ve kendiliğinden tanı sık sık hatalı ve güvenilmezdir. Allerji uzmanları bir hastanın belli bir gıdaya allerjisi olup olmadığını belirlemek için farklı testleri kullanmaktadırlar.


Oral prokovatif test


Oral provokatif testler , belirli koşullar altında açık bir şekilde yapılırlar ve yararlı sonuçlar sağlarlar. Bununla birlikte , tek tanık veya çift tanık prokovatif testleri ( bunlar içinde şüpheli sorun çıkartan gıda örtülür ve saklanır ) tercih edilir ve çok sık kullanılır . Çift tanık kontrollü plasebo gıda provokatif testi ( DBPCFC) (bunda gıda ve placebo diğer gıdalar içinde maskelenmiş veya kapsüller içinde uygulanır.) gıda allerjisinin tanısı için altın standarttır .


Oral prokovatif test dökümanları belirli bir gıda ile birlikte etkisini gösterebilir ve meydana gelebilirken , bu reaksiyon içindeki IgE`nin rolünü kanıtlamaz. Araştırmacılar , gıda allerjisini tanımak için diğer laboratuvar metodlarıyla DBPCFC sonuçlarının iyi ilişkilerini rapor etmişlerdir . Bazı araştırmacılar , gıda provokatif testi çalışmaları ve deri testleri sonuçları arasında iyi ilişkiler bulmuşlardır. Bir çalışmada , gıdalara karşı yakın olumsuz reaksiyon geçmişleri olan yetişkinlerin bir grubunun % 90 ‘ının gıda provokatif testi ve deri testleri pozitif bulunmuştur. Araştırmacılar , dördüncü yaş günleri geçen çocuklar içinde oral provokatif testine karşı pozitif gıda reaksiyonlarının %98`ini pozitif deri testleri ile birlikte ortaya çıkarmıştır fakat 3 yaşın altındaki çocuklar içinde düzey % 83 ‘e düşmüştür. Bununla beraber , diğer araştırmacılar , gıda provokatif testi negatif olan hastalarda yanlış pozitif deri testlerini bulmuşlardır .


Skin Testing (Deri Testi)


Deri testi , gıda allerjisini değerlendirmede en çok popüler tanısal bir alettir. En çok uygun teknik cildi çizme(cildi iğne ile delme) metodudur. Şüpheli gıdanın sulu ekstraktı ön kol veya sırt derisi üzerine yerleştirilir ve daha sonra deriye bir steril neşter batırılır. Pozitif cevap , vücutta meydana gelen kabarcık veya yayılma oluşturan bir deri reaksiyonu ile sonuçlanır. Allerjenlerin IgE ile reaksiyonu buna neden olmaktadır. Sonuçlar , kabarcık ve yayılma çapının ölçüsü ve negatif (tuzlu solüsyon) ve pozitif (histamin) kontrolleriyle sonucun karşılaştırılmasıyla kayıt edilir. Klinik olarak önemli kabarcıklar 3 mm veya daha fazla çaptadır. Deri testinin kullanımına , anafilaktik,diğer ağır reaksiyonlar veya yaygın deri iltihabı olduğu zaman engel olunmaktadır. Pozitif deri testleri, bazı ilaçların kullanımı(özellikle bazı antihistaminler ve antihistamin etkileri olan diğer ilaçlar) ile de engellenebilir.


Hassas bireylerin kesin bir oranında gıdayı yedikten sonra hiç allerjik semptom görülmeksizin bir gıdaya karşı pozitif deri testi bulunduğu için tanı için sadece böyle testlerin kullanımı tartışma yaratmaktadır. Bir araştırmacı, 0 dan % 79 ‘a değişmek üzere deri testlerinin önceden tahmin edilen doğruluğunu bulmuştur.Diğer taraftan , bununla birlikte , negatif bir deri testi sonucu , gıda allerjisinin olmadığının iyi bir göstergesidir.


Radyoallergosorbent Testi


İlk test , kandaki belirli IgE düzeyinin ölçümü için geliştirilen radyoallergosorbent (RAST) testidir. RAST, kesindir ve tekrar yapılabilir,bununla birlikte , sadece IgE yayılımını(doku sınırını değil) ölçer. Bu sebepten bu test , belirli IgE’nin belirlenmesi için deri testlerine göre daha hassastır. Üstelik, RAST , eğer deri testi negatifse (eğer IgE doku sınırı yoksa IgE dolaşımı var olamayacağı için) gerekli değildir.Genellikle , gıda allerjenleri için RAST’ın önceden tahmin edilen doğruluğu , 50 den % 90 ‘ın daha fazlasına değişebilir.


Basofil Histamini Serbest Bırakma


Bu teknikte , kan basofilleri allerjik bir hastadan elde edilir ve allerjen ile veya allerjenik besin ile açıkça belirtilmiş zaman uzunlugunda inkübe edilir.Allerjenin bulunduğu hücrelerden serbest kalan histamininin düzeyi ardından ölçülür.Arıtılmış gıda allerjenlerinin kullanıldığı bir çalışmada , hücrelerden histaminin yayılımı pediyatrik deneklerin % 25-50 si içinde bulunmuştur(pozitif deri testleri bulunmuş ve deri testleri negatif olan hastalarda hiç histamin yayılmamıştır).Bununla beraber , bir diğer çalışmada , gıda ekstraktları , gıda allerjisi olan hastalarda histamininin yayılımına yol açmamıştır.Bu teknik, gıda allerjisi tanısında sık sık kullanılmaz fakat bazen araştırma çalışmaları içinde yararlanılır.


Prausnitz-Kustner ( Pasif transfer testleri)


Bu gıda allerjisi tanısı için kullanılan ilk testtir.Allerjik bireyin serumu allerjik olmayan bireye transfer edilir daha sonra belirli allerjen 24-48 saat sonra transfer yerinde aşılanır .Transfer edilen allerjik serum allerjen için belirli IgE içerdiği için pozitif reaksiyon transfer yerinde kabarcık ve yayılma ile sonuçlanır. Allerjik reaksiyon , bu nedenle allerjik olmayan bireye transfer edilmiştir. Bu test , virüslerin yayılımının riski ve serumdan geçen diğer hastalıklar yüzünden şimdi nadiren kullanılır.


İmmunoblotting


Tanısal bir alet olarak kullanılmadığı zaman , jel elektroforezi populer bir araştırma aletidir. Gıdalardaki proteinler poliakril amid jel dilimi içinde ilk yüküne ve büyüklüğüne göre ayrılır.Proteinler daha sonra elektrik akımı kullanılarak membrana transfer edilir.Membranda bunlar gıda allerjisi olan hastaların serumları ile araştırılabilir.Kan serumunun içindeki belirli IgE antikorları bağlanacaktır ve bu bağlanma bir kaç biçimde ortaya çıkarılabilir.En çok popüler kullanılan enzim veya radyoaktif iyot ile damgalanan keçi- insan IgE sidir, otoradyografi veya kimyasal ışık yayan teknikler ardından gelir.


İmmunoblotting, peptitlerin veya proteinlerin tespitine izin verir.Bunlar IgE bağlayabilirler ve bu yüzden allerjenik olmak için potansiyeldirler. Bu in vitro bağlama , söz konusu olan gıda veya protein IgE bağlama yeteneğine sahip olduğunun fakat basofiller ve mast hücrelerinin daha sonra gelen degranulation ile bu bağlamanın in vivo da meydana geldigini kanıtlamadığının belirtisini verir.Klinik olarak önemsiz IgE’nin varlığı in vivo genelleştirmesi için testlerin bu çeşitlerinin bağımlılığını anlaşılmaz hale sokar .Örneğin : Bir araştırmacılar, immunoblotting sonuçlarının , baklagillere allerjik deneklerin bir çalışmasında in vivo tepkimesiyle bağlantısı olmadığını göstermiştir.


YAĞLARIN ALLERJENİTESİ


Dünyada en sık görülen allerjik gıdalar süt, yumurta, soya fasülyesi , buğday, yer fıstığı , fındık , balık ve kabuklulardır. Bu gıdalar allerjik –gıda reaksiyonlarının % 90`dan daha fazlasını oluştururlar. Diğer allerjik gıdaların 160 `ından fazlası , reaksiyonların diğer % 10`undan sorumludur.


Tohumların bazıları ( pamuk tohumu, susam, afyon ve ayçiçeği ) ve yer fıstığı ve soya fasülyesi ( mercimek, nohut) nden başka diğer baklagilleri içeren gıdalar ile ciddi gıda allerjileri arasında daha az ilişki kurulmuştur. Yumuşakçalar yaygın olarak allerji yapan gıdalar arasına koyulmalı mı, koyulmamalı mı konusunda bazı tartışmalar vardır. Daha az yaygın olarak allerji yapan gıdalar, aynı zamanda etkilenmiş bireylerde ağır semptomlara yol açabilirler fakat etkilenen insan sayısı daha az olmaktadır.


Gıda allerjisine neden olan aracılar, gıda içerisindeki proteinlerdir.Bu allerjenler, doğal olarak meydana gelir ve büyük çoğunluğu sıcaklığa ve sindirime dayanıklıdır. Bir gıdanın allerjenitesi, onun hazırlanması , işlenmesi veya depolanması sırasında etkilenebilirse de , bazı gıdalar içerisindeki allerjenler örneğin yer fıstıkları dikkat çekecek derecede işlemeye dayanıklıdır. Allerjenler genellikle gıdanın büyük proteinleridir ve gıdalar içlerinde bir veya daha çok allerjene sahip olabilirler. Herhangi bir gıda içinde proteinlerin on binlercesi varken bunların sadece bir kaçı allerji yapar.


Gıda allerjileri için tedavi yoktur. Allerjik gıda reaksiyonlarından kaçmak için sadece bir yol, reaksiyon oluşturan gıda proteininden kaçmaktır. Bir çok farklı sebepler nedeniyle bunu yapmak kolay değildir. Çoğu insan gıda karışımlarının sınırlı bilgisine sahiptir. Ayrıca, örneğin yaratıcı pişirme uygulamaları içinde orada olması normalde beklenmeyen allerjenlere ( kırmızı biber içinde yer fıstığı yağı gibi) ,restoranlarda veya okul ortamlarında rastlanabilir. Gıda endüstrisi içinde örneğin yeniden çalışmada hatalı kullanım ve paylaşılan ekipmanın yetersiz temizlenmesi gibi uygulamalar , gıda ürünlerinde onaylanmamış allerjenik artıkların bulunuşu ile sonuçlanabilir. Bununla birlikte , örneğin doğal lezzetler ve baharatlar gibi ortak etiketleme terimlerine herkesçe benimsenmiş yönetmelikler altında izin verilirken allerjenler aslında etiketlenmemiş ve allerjik –gıda bilgisi olmayan müşterinin böyle terimleri içeren ingredient listesinden gerekli bilgiyi alamaması sonucu ortaya çıkabilir .


Allerjenite Üzerine Çalışmalar


Yağlar , çoğu durumda anafilaktik olaylardan sorumlu tutulmaktadırlar fakat yağların allerjenitesi ile ilgili bilimsel kanıt ve görüşler çatışmaktadır.Yağların çoğu allerjenite raporları kanıt yapısındadır. Çoğu araştırıcı ne söz konusu olan yağ ile deri testleri ne de yağ içindeki protein düzeyleri için analizleri organize etmemişlerdir. Ayrıca çoğu raporlar sözde allerji yapan yağın geliştirilme düzeyini saptamamışdır. Örneğin bir çalışma içindeki kaza sonucu ani ölüm başlangıçta yer fıstığı yağının protein içermediği keşfedilene kadar yer fıstığı yağı ile ilgili görülmüştür. Onun yerine, yer fıstıkları yenilen gıda yığınlarının içindeki açıklanmamış ingredient olarak bulunmuştur.


Gıda işlemede ve yerel satış için kullanılan yağların büyük çoğunluğu yağ tohumunun kaynağından veya solvent ekstraksiyon metodları ile fındıktan uzaklaştırılır. Elde edilen ham yağa sonra zamksı maddelerin ayrılması, ağartma ve koku almayı içeren dikkatle yapılan fiziksel ve kimyasal iyileştirme işlemleri yapılır. Bu işlemlere uğratılan yağlar , hemen hemen proteinden yoksundurlar ve allerjen değillerdir. Bazı yağlar mekanik olarak ekstrakte edilebilir veya soğuk preslenir ve/ veya bilerek yağın lezzet karakteristiklerini geliştirmek için rafine edilmeden ayrılır. Bu gurme için üretilen yağlar , artık maddeleri içerebilir fakat protein miktarları ortaya çıkarılabilir.


Allerji yapan artıkları içeren gıda ürünlerinin doğru etiketlenmesi anafilaktik olaylardan korunmak için çok önemlidir çünkü böyle ürünler teorik risk yaratan allerjenik ana materyalden üretilmektedir. Bununla birlikte , yağların böyle etiketlenmesi, yağ doğru olarak allerji yapan proteini içermedikçe ve allerjik reaksiyonlara neden olmadıkça uygun değildir. 1994 yılında , Kanada Sağlığı, böyle bir değişikliği desteklemek için bilimsel kanıtsızlığın yetersizliğine rağmen allerjenik kaygılar yüzünden yer fıstığı yağının etiketlenmesini mecbur bırakmıştır . Bazı araştırmacılar , rafine edilmemiş yer fıstığı yağının belirtilen alternatifine olumlu baktılar fakat bunun yer fıstığı yağının farklı formlarını ayırt etmede farkedilen müşteri problemleri yüzünden olanaklı olmadığı belirlenmiştir.


Bazı yağ kaynakları , örneğin kanola veya zeytin allerjen değildir. Diğer kaynaklar örneğin mısır ve hindistan cevizi nadiren allerjendirler. Yaygın olarak allerji yapan gıdaların sekizi , yer fıstıkları , soya fasülyeleri ve fındıklar yağ içeren kaynaklar olarak kullanılır.Ayçiçeği , susam ve pamuk tohumunu kapsayan yağ tohumları daha az yaygın allerjendirler. Bu yeniden incelemeler içinde tanımlanmış çalişmalarda kullanılan yağların çoğu soğuk preslenmişken , ABD `de allerjen olan yağların tümü solvent ile ekstrakte edilmiştir.


Çözümü bulunamamış bir sorun , bir reaksiyon yaratmak için gerekli olan protein düzeyidir. Allerjen gıdalar için tolerans düzeyleri saptanmamıştır. Son yapılan çalışmada ,allerji yapıcı yağların semptomlarını oluşturmak için ihtiyaç olan yer fıstığı miktarının hassas bir bireyde 2 mg olabileceği belirtilirken, daha fazla çalışma allerji yapan proteinlerin sınır düzeylerini belirlemeyi gerektirir. Gıdalara allerjik duyarlılığı olan bireyler yaygın biçimde farklı olabilir ve tüm allerji yapan gıdalar aynı tolerans düzeyine sahip olmayabilir.


Rafine edilmiş yağlar, allerjisi olan bireylere bir risk yaratmazlar çünkü onlar hemen hemen hiç protein içermezler. Bununla birlikte , ham veya soğuk preslenmiş yağlar , proteinin kalıntı miktarlarını içerebilecekleri için allerji yapabilirler.


Literatürde bulunduğu gibi bir çok farklı yağların içinde farklı olan protein düzeylerinin geniş bir dağılımının bulunması bu önemli konuyu hatasız değerlendirmeyi zorlaştırır(çizelge 1). Yöntembilimleri , geniş ölçüde değişen ve sık sık farklı buluş limitlerine sahip olan farklı çalışmalar içinde keşfedilebilir protein düzeylerini belirlemek için çalışmışlardır. Bundan başka bazı maddeler en iyi protein analiz metodlarına bile engel olabilirler. Bu yüzden bu bilgilerden tam olarak protein düzeylerini tahmin etmek veya allerjenlerin sınır düzeylerini belirlemek olanaksızdır.


Riski değerlendirmek için , tanık oral prokovatif testler en iyisidir fakat konu için muhtemelen tehlikeli ve pahalıdırlar. Deri testleri ve Prausnitz – Kustner testleri , IgE aracılı mekanizmanın ilgisini kanıtlamada iyidir fakat deri testlerini yüksek yanlış pozitif oranlar etkiler ve insanlarda hastalık yapıp yayabileceği düşüncesinden hareketle kullanımı yasaklanmıştır. İn vitro testleri ( RAST, immunoblotting) söz konusu olan gıda veya proteinin IgE `yi bağlamak için yeteneğe sahip olduğunun fakat bu bağlamanın mast hücreleri ve basofillerin degranulationu ile sonuçlanacağını göstermeyeceğinin belirtilerini verir. Klinik olarak önemsiz IgE`nin varlığı , in- vivo genelleştirmesi için bu çeşit denemelerin bağımlılığını anlaşılmaz hale sokar.


Soya Fasülyesi Yağı


Soya fasülyesi yağı üzerine iki çalışmanın ikiside allerjik bireylerin soyaya karşı allerjisi olmadığını göstermektedir. Bir araştırmacı, soya fasülyesi yediği zaman anafilaksis görülen bir denek için soya fasülyesi yağının allerjen olmadığını bulmuştur. Praustniz- Kustner testi ,bir zamanlar soya yağının allerji yapıcı potansiyeli olmadığını kanıtlamak için kullanılmıştır. Şu ana kadar soya fasülyesi yağı üzerine kesin çalışma Bush ve arkadaşları tarafından yapılmıştır.Daha önceden soya fasülyesine allerjisi olan yedi bireye , kontrollü plasebo gıda prokovatif testi içinde 2,5 ve ardından 8 mL soya fasülyesi yağı verilmiştir. Yedi hastanın hiçbirinde kullanılan yağlara karşı bir reaksiyon görülmemiştir. Kullanılan yağlar iki rafine edilmiş yağ ve bir soğuk preslenmiş yağdır. Verilen yağın dozu toplam 15 mL dir. Bununla birlikte , tüm deneklerin yağlara karşı deri testleri negatif fakat tümü soya protein ekstraktı ile deri testleri içinde pozitiftir. Protein tespitleri bu çalişmada soya fasülyesi yağları üzerinde yapılmamıştır. Araştırmacılar, soğuk preslenmiş yağlara karşı hiç olumsuz reaksiyon bulmadıkları halde , böyle yağların karışımlarının da farklı olabileceğini uyarmışlardır. Bu günlerde, in- vivo kanıtı, ciddi olarak allerjik bireyler tarafından rafine soya fasülyesi yağının tüketilmesi açısından güvenlidir.


Yer Fıstığı Yağı


Yer fıstığının allerjenitesi üzerine bir çok araştırma yapılmıştır . Bunların bazıları yer fıstığının allerjik , bazıları da allerjik olmadığını göstermiştir.Aşağıda bunlardan bir kaçını göreceğiz.


Araştırmacılar , DBPCFC içinde daha önceden yer fıstığına allerjisi olan dört kişiye 30mL yer fıstığı yağı vermişler fakat dört kişide de yağa karşı herhangi bir allerji görülmemiştir. Araştırmacılar yağ ile deri testlerini yapmamışlar veya yağ içindeki protein düzeylerini belirlememişlerdir.


Yapılan bir çalışmada, yer fıstığına karşı allerjik olduğu bilinen 10 hastaya DBPCFC içinde rafine edilmiş yer fıstığı yağından 18mL verilmiştir.Verilen doz, bir yemekte alınması mümkün olan miktardan fazladır . Deneklerin hiçbiri yağa karşı tepki göstermemiştir. Deneklerin tümü yer fıstığı proteini ekstraktına karşı pozitif deri testlerine , fakat yağa karşı negatif deri testlerine sahiptiler. Yağın protein içeriğinin tespiti yapılmamıştır.


Bir diğer çalışma , yer fıstığı allerjisi olan 60 hastanın gerekli olduğu bir genişletilmiş çift tanık çaprazlama çalışması içinde iki yer fıstığı yağının ( biri rafine, diğeri ham ) allerjenitesini karşılaştırmıştır. 60 deneğin tümünün yer fıstığı ekstraktına karşı deri testleri pozitifken , 60 deneğin hepsi bu iki yağa karşı negatif reaksiyon göstermiştir. Denekler , 16 mL toplam doz olmak üzere çift-tanık deneyi içinde yağların 1,5 ve daha sonra 10 mL sini almışlardır. Yağların protein içeriği bildirilmemiştir. 60 deneğin hiçbiri rafine yağa karşı reaksiyon göstermemiştir. 6 denek ,ham yağa karşı pozitif reaksiyonlar göstermiş ,bunların sadece ikisi açık ve seçik olmakla birlikte , birinde hırıltıyla soluma ve diğerinde dudak şişkinliği görülmüştür . Diğer dört denekte fizyolojiye ait parametrelerde farkedilebilir veya hissedilebilir değişikler olmaksızın boğazda kaşınma veya dudak yanmasını kapsayan subjektif semptomlar görülmüştür.Altı denekte ham yağın 1-10 mL lik dozuna reaksiyon göstermiştir.Bu çalışma yer fıstığı proteini düşük düzeyli olan yer fıstığı yağının , yer fıstığına allerjik bireyler tarafından yenmesinin güvenli olduğunu açıkça göstermiştir.


Yapılan bir çalışmada , soğuk preslenmiş yer fıstığı yağlarının allerjenitesini incelemek için in vitro immunoblotting metodu kullanılmıştır. Yağların , daha önceden yer fıstığına allerjisi olan deneklerin serum havuzundan IgE`yi bağlama yetenekleri ve içerikleri incelenmiştir. İn vitroda IgE`yi bağlama bir proteinin allerjen olduğunu tahmin etmeye yardım edebilir fakat bu proteinin allerjik reaksiyonlara yol açacağını kanıtlamaz. Bununla birlikte, IgE bağlamanın bu kanıtı yer fıstığı proteininin yeterli miktarının allerjik reaksiyon oluşturmak için yağ içinde var olduğunu kanıtlamaz.


Araştırmada , soğuk preslenmiş iki yer fıstığı yağında IgE bağlamayı hafifleten güç ve başka birine zayıf IgE bağlama bulunmuştur. Zayıf IgE bağlanması olan soğuk preslenmiş yağ, bir boya bağlama protein metodu ile negatif protein içeriği gösterdiği halde , IgE bağlama , genellikle yağın protein içeriği ile bağlantılı olabilir.Bir soğuk preslenmiş yer fıstığı yağı ve iki sıcak preslenmiş yer fıstığı yağları IgE bağlama yeteneğinden yoksundurlar. Soğuk preslenmiş yağların ikisi ve bir sıcak preslenmiş yağ içinde hiç protein bulunmamıştır. Araştırmacılar , soğuk preslenmiş yağların bazıları içinde bulunan protein miktarının yenmesinin ciddi olarak allerjik bireylerde anafilaktik reaksiyonlara yol açabileceği kanısına varmışlardır . Bu çalışmanın sonuçları çizelge 2 içinde özetlenmiştir. Bir başka araştırmacı ,yer fıstığı proteini düşük düzeyli olan yer fıstığı yağının , yer fıstığına allerjik bireyler tarafından yenilmesinin güvenli olduğunu açıkça göstermiştir.


Başka bir çalışmada , soğuk preslenmiş ve rafine yer fıstığı yağlarının allerjik potansiyelini keşfetmek için aynı in vitro tekniği kullanılmıştır. Çalışma için ( çalışma, soğuk preslenmiş ve rafine fındık yağlarının sınırlı incelemesini de içermiştir) serum , yer fıstıklarına veya fındıklara karşı anafilaksisin inandırıcı geçmişleri olan 17 hastadan elde edilmiş ve çalışmada kullanım için bir araya getirilmiştir. Sonuçlar , çizelge 2 de özetlenmiştir. İki soğuk preslenmiş yer fıstığı yağı sırasıyla hafif ve kuvvetli bağlama gösterirken , rafine edilmiş yer fıstığı yağlarının ikisinden biri bağlama göstermezken diğeri zayıf bağlama göstermiştir. Rafine edilmiş yer fıstığı yağlarından biri incelenmiş en çok protein miktarını ( 5,7 mg/g ) içerirken ve IgE bağlaması göstermezken , benzeri protein miktarları olan ( 3,3 e karşı 3,0 mg/g) bir rafine edilmiş ve soğuk preslenmiş yağ çok farklı sonuçlar üretmiştir ( sırasıylr kuvvetliye karşı zayıf bağlama) .Provokatif test bilgisi veya deri test bilgisi içermediği için bilgi inandırıcı değildir.


Bir kez daha , IgE bağlama bir gıdanın allerjik reaksiyon oluşturup oluşturmadığını tahmin etmemize yardım edebilirken , IgE bağlama , in-vivo allerjenitesini kanıtlamaz. İn – vivo araştırmasının , bunların ilşikisini belirlemek için yağların bu çeşitleri ile yapılmasına ihtiyaç vardır ( eğer bunların in-vitro sonuçları varsa)


Fındık Yağları


Yukarıda tartışıldığı gibi , bir araştırmacı ,rafine edilmiş fındık yağları ve gurme (soğuk preslenmiş ) nin allerjik potansiyelini keşfetmek için in-vitro immunoblotting tekniklerini kullanmıştır. Yedi farklı imalatçıdan 13 fındık yağı araştırılmıştır. Tüm yağ örnekleri rafine edilmiş veya soğuk preslenmiş olsa da pozitif protein içeriği göstermiştir. Sonuçlar , çizelge 2 `de özetlenmiştir.


Artan IgE bağlamanın her zaman daha büyük protein içeriği ile bağlantısı olmasa da , soğuk preslenmiş yağlar en büyük protein miktarını içermiştir. Bir rafine ceviz yağı hariç çalışmada tüm fındık yağları IgE bağlama göstermiştir. Bir kez daha , provokatif test bilgisi veya deri testi bilgisi içermediği için bilgi inandırıııcı değildir. İn-vivo araştırmasının , bu in-vitro çalışmasında ortak ilişkilerinin bulunduğunu göstermek için yağların bu çeşitlerinin kullanılmasına ihtiyaç vardır.


Pamuk Tohumu Yağı


Şimdiye kadar pamuk tohumu yağı üzerinde yapılan çalışmalar , allerjisi olan bireylerin pamuk tohumuna karşı allerjik olmadığını göstermiştir. Araştırmacılar ,( yağ , pamuk tohumuna allerjik iki deneğin serumları Prausnitz-Kustner testi içinde pozitif reaksiyon oluşturmadığından) pamuk tohumu yağı allerjik değildir sonucunu çıkarmışlardır. Ayrıca, pamuk tohumuna allerjik beş hasta reaksiyonsuz yağın 100, 150, 200 ve 500 mL si ile beslenmiştir. Başka bir araştırmada , pamuk tohumuna allerjik bir hastada , pamuk tohumu yağı ile açık oral provokatif testin 29,5 mL dozda negatif olduğunu ve bunun normal yemek içinde bulunan miktardan çok daha fazla olduğunu da göstermiştir.


Susam Tohumu Yağı


Araştırmacılar ,susam yağına allerjik hastaların susam tohumuna allerjilerini tanımlamışlardır. Bununla birlikte, araştırmacılar, yağın allerjenitesinin hastaların reaksiyonlarından sorumlu tutulduğunu kanıtlamamışlardır. Hastalarda helva yemeden sonra reaksiyonlar görülmüştür, fakat susam tohumu yağının bu kişilerde bir reaksiyona yol açacagına kanıt olacak bir delil yoktur.


Bir araştırmacı , susam tohumuna karşı anafilaktik hassasiyet geçmişleri olan üç hastada susam tohumu yağının allerjenitesini araştırmıştır. Prausnitz-Kustner testleri susam tohumu yağı için pozitif bulunmuştur ve bu bireylerde susam tohumu yağının allerjenik potansiyelini test etmek için susam tohumu yağı ile emdirilen pamuk sargıları 20 dakika için iki hastanın ağıza ait sümüksel membranıyla temas içinde yerleştirilmiştir. Her ikisinde de reaksiyon görülmemiştir. Deneklerin ikisi ,reaksiyonsuz bir tanık deneyi içinde susam tohumu yağı ile beslenmiştir. Yağın protein düzeyi tespiti yapılmamıştır.


Ayrıca, literatürdeki iki rapor , susam tohumu yağına karşı allerjik reaksiyonlara bazı kanıtlar ortaya çıkarmıştır. İki araştırmacı , susam tohumu derivatlarına (yağ dahil) karşı bir kaç reaksiyon geçmişi rapor edilen bir hastayı kaydetmişlerdir. Hayret edilecek bir şekilde, denekte , susam yağında susam tohumlarına göre daha ağır reaksiyonlar rapor edilmiş ve gerçekten , deri testlerinde yağ tohuma göre daha büyük reaksiyon göstermiştir. Radyoallergosorbent testleri, susam tohumu ekstraktlarına ve yağına az miktarda pozitiftir. Basofil histaminini serbest bırakma testi , yağa va tohuma pozitif cevap göstermiştir.Yağın protein düzeyi rapor edilmemiştir.


Ayçiçek Tohumu Yağı


Araştırmacılar , ayçiçeği yağına karşı ciddi reaksiyon geçmişleri olan iki hastayla çalışmışlardır. Ayçiçek yağı , ağız içerisine ve dudağa uygulanabilen özel bir plaster ile uygulanmıştır.Her iki durumda da reaksiyon görülmemiştir. Bir açık oral provokatif testi içinde yağın 1,2,4,8 ve sonra 16mL si verilmiştir.Soğuk preslenmiş ayçiçek yağının protein içeriği mL de 54 ng protein olarak bulunmuştur. Her iki hastada soğuk preslenmiş yağlar ve rafine yağlar ile yapılan deri testleri negatif bulunmuştur.


Bir denek, Prausnitz-Kustner testini kabul etmiş ve transferi alan kimse ayçiçek tohumu ekstraktına karşı güçlü bir pozitif reaksiyon göstermiştir, fakat rafine edilmiş veya soğuk preslenmiş ayçiçek tohumu yağlarının her ikisinde de güçlü bir pozitif reaksiyon görülmemiştir. Diğer denek , pasif transfer testine düşmüştür, fakat ayçiçek tohumu yağlarının hiçbiriyle açık oral provokatif test reaksiyonu göstermemiştir. Daha fazla araştırma , her iki rafine ve soğuk preslenmiş ayçiçeği tohumu yağlarının diğer örneklerinin mL de 2-8 mg protein içerdiklerini göstermiştir.


Önemli derecede hassas bu iki hastada açık oral provokatif testlerinin sonuçları , rafine ve soğuk preslenmiş ayçiçek tohumu yağlarının her ikisinin de soğuk preslenmiş yağ içinde bulunan proteinin küçük miktarlarına rağmen güvenli olarak yenilebileceğini göstermiştir.Ciddi olarak allerjik bu iki birey için , ayçiçek proteininin toplam 1,6mg ını yeme allerjik reaksiyon oluşturmaz.


Aksine , Başka bir araştırmacı ,ayçiçek tohumu ekstraktı ve ayçiçek yağı için deri testleri pozitif olan pelin polenine allerjik bireyi bildirmiştir( ayçiçek tohumu proteinleri , pelin poleni proteinleri ile çapraz tepkime verici olabilir.) .Ayrıca , ayçiçek tohumu yağının 5mL ile bir tek- tanık oral provokatif testinde ,denekte yeme sonrası 2 saat 25 dakika karın ağrısı görülmüş, solunumu bozan öksürük ve yüz şişkinliği yeme sonrası 8 saat sürmüştür.Araştırmacılar , karın ağrısını iyileştirmek için ilaç uygulanması nedeniyle semptomların görünümünün ertelendiğini açıklamışlardır.


Bu hastada geçmişte ciddi anafilaksis olayı görülmüş olduğu halde , ayçiçek proteininin 2 gramına kadar açık oral provokatif testinin 24 saat sonrasına kadar semptomlar ( burun akıntısı ve ishal) ile sonuçlanmamıştır. Her ne kadar kullanılan yağ ticari ayçiçek yağı olarak belirtilse de , protein düzeyini belirleme yapılmamıştır. Denek , geçmişte problemsiz olarak ayçiçek yağını tükettiğini rapor etmiştir .Bununla birlikte , bu gerçek , bu çalışmanın sonuçlarını biraz şüpheli hale getirmektedir. Hastanın pelin polenine allerjik olduğu ve hastanın ayçiçek yağı hassasiyetinin inandırıcı bir geçmişine sahip olması gerçeği, ayçiçek tohumuna allerjik bireyler için sonuçların genelleştirilmesini ve yorumlanmasını güçleştirmektedir.


Güvenli Rafine Yağlar


Gıda işleme endüstrisinde ve yerel satış için kullanılan yağların büyük çoğunluğu önemli derecede işlenir. Bu rafine yağlar, hemen hemen hiç protein ve allerjik gıda reaksiyonlarına neden olacak aracı içermezler. Allerjik reaksiyonları yaratmak için ihtiyaç olan proteinin sınır düzeyleri , allerjenik gıdaların çoğunluğu için bilinmez.


Çalışmaların çoğu kullanılan yağın ham mı veya rafine mi olduğunu açıklamaz. Bu nedenle, hangi işlemlerin allerjenleri uzaklaştırabileceği bilgisi bilinmez. Ham veya soğuk preslenmiş yağlar ( tam olarak rafine edilmiş yağlara göre daha az yaygın olarak tüketiciler için mevcuttur) proteinin küçük miktarlarını içerebilir. Bu nedenle gıdalara allerjik bireylerde bazı riskler yaratabilirler.


Çift-tanık kontrollü plasebo gıda provokatif testi , gıda allerjisi teşhisi için altın standart kullanan çalışmalar içinde gösterilirken , çalışmalarda yüksek derecede rafine edilmiş olarak tanımlanan yağlar , allerjik bireylere karşı bir tehlike göstermezler.Bugüne kadar , immunoblotting çalışmalarında yağ komponentlerinin in-vitro IgE bağlamasıyla in-vivo tepkimesinin ilişkisini desteklemeye in-vivo kanıtı yoktur.


İyi planlanmış ve iyi yapılmış çalışmaların çoğunluğu , rafine edilmiş yağların gıdalara allerjik populasyonun tüketimi için güvenli olduğu durumunu desteklemektedir.


Yararlanılan Kaynak


1) SUSAN, L.H. and S.T.TAYLOR, 1999. Allergenicity of Edible Oils. Food


Tech. Vol.533 , No :2 , 62-70.



Allerji Nedir Nasıl Tedavi Edilir

Akdeniz Anemisi Nedir

Eski yunancada “Thalas” kelimesi deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. (Dünya Sağlık Örgütü) nün verilerine göre, tüm dünyada 266milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi kalıtsal geçiş gösteren, önlenebilir bir kan hastalığıdır. Akdeniz bölgesinde daha sık görülen bu hastalık genellikle bir yaşından önce solukluk, dalak büyüklüğü ve gelişme geriliği ile kendini gösterir. İyi tedavi edilemeyen hastalarda yüz kemiklerinde değişiklikler, demir birikimine bağlı olarak da kalp, karaciğer, pankreas gibi organlarda bozukluklar ortaya çıkmaktadır.Tablo 2 de bir talasemi hastasının kan hücreleri görülmekte. Tablo 3 te eski Talasemi hastalarının seyrek ve az kan almaları sonucunda kendini gösteren komplikasyonların oluşumu yani başta iskelet sistemi olma üzere şekil değişiklikleri oluşmuş bir hastayı görmektesiniz. Hasta 9 yaşında ve gelişimi yüksek derecede bozuk. Aşırı demir birikimi ve düşük hemoglobin maalesef bu istenmeyen sonucu doğurmamaktadır. Günümüzde bu tip örneklere nadirende olsa raslanmaktadır. İyi bir hasta + anne+ baba eğitimi ile bu tip istenmeyen olaylar engellenebilir. Tedavide 3 yaş civarında özel bir pompa ile haftanın 5 günü demir bağlayıcı ilaç (Desferrioxamine) alınması zorunludur. İleri yaşlarda dalak alınarak, hastanın kan ihtiyacı geçici olarak azalır, fakat kesin çözüm değildir. Kemik iliği nakli, hastalığı tamamen düzelten bir tedavi yöntemidir. Çok pahalı bir tedavi yöntemi olmasına rağmen, son 15 yıldır kemik iliği nakli konusunda yapılan çalışmalarda özellikle uygun verici kardeşi olan küçük hastalarda başarılı sonuçlar alınabilmektedir.

Uygulanan ek tıbbi tedavi gereksinimleri ile beraber bir hastanın yıllık maliyeti yaklaşık 12.000-15.000$ civarındadır.


Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler;

1. Toplum eğitimi,

2. Taşıyıcıların taranması,

3. Genetik danışma,

4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir.

Hastaligin esas olarak iki apayri şekli vardir.Talasemi Major ve Talasemi Minör.

• Talasemi Minör: (Akdeniz anemisi Tasiyiciligi)

T. Minor, T.major’a göre çok daha hafif seyreder. Bireylerdeki tek bulgu sadece kansizliktir. Kisiler sadece halsizlikten sikayetçidirler. Hatta bazilari evlenme islemlerinde yapilan (zorunlu) kan testine kadar hastaliklarini bilmez.Bu gruptaki hastalarda yapilan tahlilde, serum demir düzeyi normal veya artmistir. En çok görülen kansizlik çesiti olan ve bu hastalikla en çok karistirilan Demir Eksikligi Anemisi’nde ise demir azalmistir. Tani, “Hemoglobin Elektroforezi” ile konur. Bu hastaligin anlasilmasinda ise yarayan en önemli tahlil kistaslarindan biri olan HbA2 ( kanda oksijenin tasinmasini saglayan hemoglobin molekülünün küçük fraksiyonu) normal kisilerde %3,4 iken bu hastalikta % 7 ye yükselmistir; HbF ise hafif düzeyde (%2-6) artmistir. T. Minor’ün esas önemi bu hastaligin evli çiftlerin her ikisinde de olmasinda ortaya çikar; çocugun %25 T. Major (yani hastaligin esas agir ve ölümcül seyreden cinsinden) olma riski mevcuttur.

Anne ve babadan sadece biri Akdeniz Anemisi tasiyicisi (talasemi Minör) ise dogacak çocuklarinin tasiyici olma olasiligi % 50 dir. Talasemi major olma olasiliklari ise yoktur.

• Talasemi Major ( Cooley anemisi) :

Talasemi Major ise hastaligin agir seyreden seklidir ve bir diger ismi de Cooley anemisidir. Çogunlukla bebek daha 6 aylikken birdenbire baslayan agir kansizlik sonucu kalp yetmezligi gelisir. Bunun olmamasi için düzenli olarak sik sik kan nakli yapilmalidir. Kan nakli yapilmazsa hasta birkaç senede ölür. Kan nakli yetersiz yapilirsa kemik iliginin asiri kan yapmasi sonucu harap olan kemiklerde kirilmalar olur, çocugun yüz sekli degisir. Yüz seklinin degismesi su sekildedir: Burun kökü çökük, alin ve elmacik kemikleri çikiktir. Üst disler öne firlamistir. Bas dört köse seklini alir. Dalak ve karaciger büyür. Boy kisa kalir. Çocuk ergenlik çagina giremez.Kan nakilleriyle vücutta biriken asiri demirin yol açtigi kalp problemleri (myokardit, kalp yetmezligi vs) ileri yaslarda çogunlukla ölüm sebebidir. Hemoglobin elektroforezi tahlilinde; normal yetiskin insanlarda bulunmayan, ancak bu hastalikta % 50-90 vakada görülen ve bir çesit hemoglobin olan HbF’in kanda bulunmasi tani koydurucudur.

HİPOTEZ

Akdeniz anemisi ya da tiptaki adiyla Talasemi ; Akdeniz ülkelerindeki irklarda görülen, dogacak çocuga anne-babasindan ”Beta Talasemi” geninin sirayetiyle kalitimsal olarak geçen bir çesit “kansizlik” hastaligidir.

Anemi (kansizlik) olusmasina neden olan etmen, kanda alyuvarlarin yapisinda yer alan “hemoglobin” maddesinin yapimindaki kusurdur.


TAHMİNLER

Ülkemizin de bir Akdeniz ülkesi olmasi nedeniyle Türkiye toplumu olarak bu hastaligi tasima riskimiz vardir.Tüm Türkiye nüfusunun yaklasik % 2,1 i tasiyicidir. Bu oran Antalya, Antakya, Mersin gibi bölgelerde % 12 lere kadar çikabilmektedir. Bunun için her çifte evlenmeden önce mecburi yapilan tahliller içinde Hemoglobin (Hemogram dahilinde) ve Hemoglobin Elektroforezi tahlilleri de yer alir Tedavide kan nakillerinin yanisira nakledilen kan nedeniyle vücutta biriken fazla demirin idrarla atilimini saglayan “Desferoksamin” ve “C vitamini” verilir. Asiri büyümüs dalak ameliyatla alinir. Dalak ameliyati sonrasi depo penisilin koruma tedavisi ve pnömokok asisi yapilir. Özellikle erken yasta ( henüz kan nakilleri fazlaca yapilmadan) kemik iligi nakli ile bu hastalar %70-80 tam olarak sagliklarina kavusabilmektedir. Hem anne hem de baba Akdeniz Anemisi tasiyicisi (talasemi Minör) ise dogacak çocuklarin talesemi major olma olasiligi % 25, tasiyici olma olasiligi % 50 olacaktir. Ancak % 25 olasilikla çocuk normal olacaktir.Anne ve babadan sadece biri Akdeniz Anemisi tasiyicisi (talasemi Minör) ise dogacak çocuklarinin tasiyici olma olasiligi % 50 dir. Talasemi major olma olasiliklari ise yoktur.

KONTROLLÜ DENEY

Hem annesi hem de babası Akdeniz Anemisi taşıyan 4 çocuktan 1’i talesemi Minör 2’si taşıyıcı 1’i ise sağlıklıdır. Akdeniz Anemisi taşımayan anne-babadan olan 1000 çocuktan sadece 21’i talesemi Minör.Sadece babası veya sadece annesi Akdeniz Anemisi taşıyan 4 çocuktan 2’si talesemi Minör 2’si sağlıklı doğmuştur. Ebeveyinlerinden sadece biri Akdeniz Anemisi taşıyan çocuklardan hiçbiri Talesemi majör doğmamıştır.



Akdeniz Anemisi Nedir